Sen giderken başladı sana özlemim.

Daha o dar yokuşun ucunda renklerin azalırken, diğer ucunda benim bağrım yandı. Öyle yandı ki; acı gözyaşlarımı bile susturdu, konuşmadı kirpiklerim. Öyle yandı ki; sokaklar soğudu ardından. Bana yetim kaldırımları bırakıp gitmek kaldı.

Döndüm dört duvar arasına gecenin yarısı. Dört kere yemin ettim Allah’a “onu bana kavuştur” diye. Tam dört kere hatırladım son bakışını… Ahdim seni sevmekti ya, “imtihanım özlemek olsun” dedim kendime defalarca. Sonra direndim emanetin sevgime ve sarmaşık özlemine.

Gün oldu bekledim yol haberin gelir diye. Gece oldu bekledim. Ama ne bir ses yükseldi kapımdan, ne de bir kuş kondu pencereme. Ben sadece bekledim. Sabrın ızdırapla daha hızlı tükenebildiğine şahit oldum o saatlerde. Özlemenin bir eşikten sonra nefes alamamak olduğunu anladım. Yalnızlığın insafsız yüzüyle tanıştım. Ama düşmedim uçurumdan. “O gelecek” dedim, verdiğin sözle tutundum sayılı günlere. Takvimlere ismini yazdım, duvarlara resmini çizdim. Bulutlarda yüzünü gördüm hatta.

Derken alıştım seni özlemeye…
Gözümü kapatıp odanın bir köşesinde beni gözlediğini düşünmeye…
Avuçlarımın arasında terleyen ellerini hayal etmeye,
ve sana dair bir çok şeye alıştım.