Ormandan topladığı kuru odunlarla döndü köyün en tenha ve yüksek yerindeki evine. Üşümüş ellerini kuruladıktan sonra titizce odunları yerleştirdi sobaya. Ardından bir kibritle ateşe verdi özenle seçtiği odun parçalarını. Zahmetsiz rahmet olmazdı. Bu kadar üşümenin sebebi belki birkaç saat ısınabilmekti. Acıkmıştı zaten. Bir önceki günden yaptığı çorbasını kokladı burnunun ucuyla. Yemek ekşimemişti. Sobanın üzerine koyarak tahta kaşığı ile karıştırmaya başladı. Bu arada öğleden beri yanan kandilin yağının bitmek üzere olduğunu farketti. Yorgunluğuna aldırış etmeden kalktı ve zahire odasından biraz yağ aldı, doldurdu kandile. Karanlıktan hiç haz etmezdi. Ona hiç hatırlamak istemediği şeyleri hatırlatıyordu zifir renkler. Aslında henüz bakır renginde ağlamaya hazır bulutlar gecenin karanlığına müsade etmemişlerdi.
Doğa severdi zaten bu yalnız çocuğu.
Çocuk da doğayı.
Yaratılış doğasından olsa gerek sağlamdı her haliyle. Kolay gam yük etmezdi. Köylüler “garip” derlerdi ona ama o önemsemezdi. Çorbanın dibi tutmadan hışımla kaptı kaşığı, koyuldu karıştırmaya tekrar. Pazardan aldığı bayat ekmekten bir parça koparıp, çorbasına bandı. Hayat o kadar basitti ki onun için. Birçoklarının beğenmeyeceği bir çorbaya batırılmış bayat bir ekmeği ağzına götürürken yüzündeki memnun ifade görülmeye değerdi. Yemeğini yedikten sonra şükretti içinden Tanrıya. Ne badireler atlatmıştı bu yaşına değin. Ne zorlukların üstesinden gelmişti yalnız başına. Daha yaşı 17 olsa da. Gözü sobanın içinde yanan ateşe takıldı ve daldı bilinmeyen hayal alemlerine.
Doğru ya, bir tek hayalleri kalmıştı kendisine kalabalıklardan. Doğası çok görmüyordu bunu kendisine. Severdi demiştik ya.
Annesini hatırladı.
Şefkatli.
Sonra babası geldi hatırına.
Biraz suskun ama güven veren.
Ateş renginde gözyaşları süzüldü o günahsız gözlerinden. Yüzünde ise hala hayattan memnun bir ifade.
Hayat severdi zaten bu yalnız çocuğu.
O da hayatı.
Uzandı yatağına. Akan gözyaşlarına aldırmadan kapattı gözlerini başka hayaller edinmek için. Severdi hayalleri. Hayallerinden başka birşeyi yoktu zaten. Sorgulamazdı gerçekleri. Onun sorguları hayallerinden taşmazdı. Eski ve çivileri güven vermeyen bu yatak onun için ana kucağı gibi idi. Annesi en çok bu yatak üstünde okşamıştı saçlarını. Elleri ile saçlarını yokladı. Ve yavaşça karıştırmaya başladı saçlarını. Gözleri hala kapalı idi. Kendi ellerini annesinin elleri saydı bi an. Daha şefkatle dokunuyordu o narin parmaklar kendi tenine. Yüzünde sırıtkan ve şımarık bir çocuk gülümsemesi belirdi. Sessiz ve loş odada fısıltı gibi bir “anne” yankılandı. Sonra utandı kendinden. Güçlü olmak ve öyle kalmak için söz vermişti onlara.
Gözlerini açtı, ayağa kalktı ve pencereye doğru yürümeye başladı. Karanlık iyice çökmüştü köye. Herkes yuvasına çekilmiş ve sevenleri ile birarada idi. Oysa o yalnızdı. Kaderin kendisine layık gördüklerinden şikayetçi olmasa da özlem ve hayalleri vardı. Özenirdi köy yerinde sevdikleriyle beraber gülüp, ağlayan insanlara. Oysa o hep yalnız ağlardı. “Tanrım” dedi hafifçe. “Tanrım”

 

Ailesi ona her anında yaratıcının yanında olacağını tembihlemişti yıllarca. 2 ay öncesi şiddetli bir hastalık onu yatağa düşürmüşken ve bundan bir başkasının haberi yokken sabahlara kadar “Tanrım” diyerek teskin olmuştu çektiği acılarına.

 

“Tanrım sen bana benim için iyi olduğuna inandığın geleceği ver” diyerek uzaklaştı pencereden. Geceye inat düşünceler ve hayallere daldı yine. Hiçbirini hatırlamadığı bir günün sabahında yüzüne vuran ışıkla kalktı.
“Günaydın” dedi kendi kendine.
“Günaydın”