Hayatı yokluğunda öğrendim.
Cesaret gerektiriyormuş yaşamak. Üç yaşında bir çocuğunun hüznünü kaldıramayacak kadar yaşlıymış dünya. Ve bu saflığa karşı koyamayacak kadar da zayıf.

Elleri semada, gözyaşları yerde bir kadının şefkatinden zuhur takatiyle bilendim gerçeklere. Tattım senden geriye kalan acılardan.

Meğer ne çokmuşsun içimizde. Sensizlğin girdabında boğulurken, bize çok geceler gözyaşı düştü. Bedeni arızaların sevgine açlığın acısı yanında çok sıradan olduğunu öğrendim. En çok hayatın düşüren anlarını yaşarken yokluğunu öğrendim. Diyarların en güzeli senin yüreğinmiş. Çok aradım.

Hani sen sığınılacak bir liman, yaslanacak vefalı bir duvardın ya; ben yokluğunda daha çok düştüm. Oysa şefkat bekleyen minicik ellerime boşluklar yığıldı. Çok aradım. Bana bakan yüzlerde seni gözledim. Nafile…

Neler vermezdim ben hüzünleri yaşarken sırtımı sıvazlamana. Dargın yüreğimi okşayıp, bir bebek gibi sevmene. Aslında ben hala senin bebeğinim. Ellerim hiçbirşeye uzanmıyor. Önüme hiçbirşey konmuyor.

Ne kadar yalnızmışım meğer.
Ne kadar zayıf.
Ne kadar aciz.

Seni anarken dolan gözlerim hala küçüklüğüme emare. Sen döner de geceleri başımı okşarsın diye büyümedim. İçimdeki bebeğe yükledim yaşanmamışları. Ve şimdi bebek ağladı, seni andı.

Bak şimdi de gözyaşlarını silerken, sana gülümsüyor o çocuk. “Babalar günün kutlu olsun” diyor
“Babalar günün kutlu olsun”