Kolonya karışmış terinin kokusunu içine çekti. Gelmiş, gidiyordu. Çokları farketmedi bile varlığını. O da farkedilmek gibi bir kaygı taşımıyordu genelde.

İçinde burukluk karışmış bir rahatlama ile ağaran gökyüzüne baktı. Çok severdi bu anları. Hep gözü ve gönlü açık karşılardı bu saatleri. Eli fotoğraf makinesine uzandı biran için. Sonra anı sonsuzlaştırmak yerine, anda sonsuzlaşmayı diledi. Daha bir aşkla baktı göğe. Birşey arar gibi idi. Gözler sonra bir noktaya sabitlendi birden. Çocukken şimal yıldızı benim derdi. Bu yanı hala çocuk kalmıştı. “En güzel yıldız benimki” der gibi etrafındakileri aşağılar gibi süzdü.

Sema şarap kızıllığının ardından karalar bağlamıştı adeta. Hüzne çağırır gibi bir sessizlik sarmıştı alemi. Çok sessiz anları yakalayabilmenin huzuru ile seyrine devam etti.

Doğa onun için sevgili gibiydi. Onun bi parçası olmaktan öteye gitmek istiyordu. Onun her haliyle mutlu olmayı biliyordu. Her mevsimi severdi, her canlıya hürmet duyardı. Özellikle bitkiler onun için insandan sonra en değerli varlıklardı. Biyoloji derslerinde anlatılan fotosentez ile ona yaşam kaynağı oksijeni sağladıklarını bilmeden çok önce de severdi. Mesela asla çimlere basamazdı. Nedeni sorulduğunda da “otların çiçeklerin feryadını duyar gibi oluyorum” derdi.

İnce ruhu fotoğraflarına da yansırdı. O kadar özel anları ve ince detayları yakalardı ki; bakan bir göz için çok şeyler anlatabilirdi eserlerinde. Doğum, ölüm ve yaşama tutunma temalarını işlerdi fotoğraflarında çoğunlukla. Bazen sert kayaları delip günışığına ulaşmış basit bir çiçeği, bazen sabah herkesin uyuduğu bir saatte utangaç halleriyle çöpten kağıt toplayan bir fakiri konu ederdi fotoğrafına.

“Muhteşem” dedi içinden. Kimbilir bu kelimeyi günde kaç kez kullanıyordu. Herşeyi o kadar mükemmel yaratılmış buluyordu ki; bazen bu güzellikleri iki boyuta indirgemeyi, bu eserlere hakaret olarak düşünüyordu. Ama paylaşma arzusu galip geliyordu çok zaman ve basıyordu deklanşör düğmesine.

Kendinden geçmişti hızla değişen renkler cümbüşünde adeta. Sonra görüntü biraz bulanıklaştı. Gözleri dolmuştu sebepsiz. Gözünden sessizce inen gözyaşlarını dudaklarında hissediyordu. Bu hal uzunca bir süre sürmüştü. İnsan üzüntü veya sevinçten ağlayacak değildi ya hep. Bir şairin kalemi kağıdında değdiğinde ağlaması gibi fotoğraf karelerindeki değişim de onun ruhunda tarif edilmez hazlar oluştururdu. Tanımlama gereği hissetmezdi bu hallerini. Yaşamak daha bir hoşuna giderdi. İnce ruhluydu. Az konuşurdu. Hiç kelime etmeden tamamladığı çok günleri olmuştu. Bazende fotoğraf makinesiyle asistanıyla konuşur gibi dertleştiği olurdu. Gözlerini semadan arza çevirdi biran. Yakamozların görüntüsünden önce sesini duydu dalgaların ve kokusunu yosunların. Gözündeki yaşlardan utandı önündeki uçsuz bucaksız deryayı görünce. Kurumamış gözyaşlarını da silerek yürümeye başladı.

Biraz ilerde gündüzü andıran ışıkların arasında kalıverdi biranda. Artık doğanın sesleri ve renkleri kaybolmuştu sanki. Gerçek gündüzü görebilmek ümidiyle hafızasına kaydettiği görüntülerin karışık duyguları arasında oteldeki odasına çekildi.