Bir hafta önce okuduğum “Büyük soru: Dünden daha iyi misin?” başlıklı bir blog yazısı ile başladı herşey.

Farkında olmadan “İki günü aynı olan zarardadır” hadîsinin anlatmak istediği manayı açıklayan bu yazıyı okuduktan sonra uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Günlerin büyük planlar arasında spontane gelişiminin büyük planları gerçekleşmesi zor hayallere dönüştürdüğünü farkettim. Sonra bu aralar üzerinde çalıştığım hibrit proje yönetim metotları ile bu durum arasında ilişki kurdum. Yaptığımız uzun vadeli  planların daha küçük ve sonuçları daha hızlı görülebilir dönemlik ya da aylık planlara bölünmesinin, daha sonra da bu kısa vadeli planların günlük hızlı kontroller ve hatırlatmalarla gerçekleştirilmesinin daha doğru olduğunu gördüm. Etkinliği kanıtlanmış teknik ve endüstriyel modellerin insanların kendi yaşantılarına uyarlanmasının moda olduğu şu günlerde benim bunu daha önce neden farketmediğimi ve kendi yaşantıma uygulamadığımı düşündüm. İçimden gelen cevap çok netti: Meşguldum.

Peki neydi beni meşgul eden şeyler? Aklıma onlarca sebep geldi. Ama susturdum ve geçersiz saydım tüm -aslında- geçerli sebepleri. Hatta daha da üzerime gitmek için dolabımı açıp, küçük bir not parçasını aradım dakikalarca. Bundan 3  ay önce, bir toplantının kasvetli havasında gizlice karaladığım bir notu. Üzerinde önümüzdeki 6 ay içinde yapmayı planladığım, aylara ikişer üçer dağıtılmış işler kabaca yazılıydı. Sonunda kağıdı buldum ve durumun ne kadar net olduğunu bir kez daha anladım. 1 ay içinde bitmiş olmasını planladığım şeyler ancak 3 ay içinde bitmişti. Yani aylar öncesinde yaptığım en esnek planı bile 3 katı yavaşlıkta gerçekleştirmiştim. Bu demektir ki; ben aslında hiç de meşgul değildim. Sadece oyalanıyordum. Bakıyor, görmüyordum. Okuyor, anlamıyordum. Geziyor, öğrenmiyordum. Yani hayatı yavaş yaşıyordum. Hatta birçok günüm birbirinin aynıydı.

Peki sorunun tesbiti çözümü için yeterli miydi? Tabii ki hayır. Aynı blog yazısını tekrar açtım ve orada yazan bazı şeyleri not aldım.

Dünüm, bir önceki günden daha iyi miydi?
Bugünüm dünden nasıl daha iyi olabilir?
Bunu sağlamak için yapman gereken sıradaki iş ne?

Sabahları sadece 2 dakikamı alan bu sorular ve yanıtları ile geçti son bir haftam. Günlerim daha dolu geçmeye başladı şimdiden. Alışma evresi biraz yorucu olsa da eğlenceli diyebilirim. Bunun yanında kendimi dinlemek ve dinlenmek istediğim günler için ise “Her gün yeni birşey öğren” prensibini benimsedim ve böyle günlerin sonrasında üstteki sorular yerine öğrendiğim şeyin ne olduğunu soruyorum kendime. Yani hiç değilse iki günüm arasında tek bir fark oluşturarak zarardan kurtulup, kâra geçiyorum.

Kalbimdeki kelimeler çoğaldı. Nerdesin?

İnsanoğlu çevresindeki diğer insanların daha iyi şartlarda yaşadığını düşünüyor çoğu zaman. Dünyanın en büyük dert, cefasının kendi omuzlarında olduğunu sanıyor. Oysa Allah herkese kaldırabileceği yükü yüklüyor. Kimseyi dayanabileceğinden fazla ızdırapla imtihan etmiyor. Hem herkesin sabrı ve himmeti farklı olduğundan sıkıntıların mukayesesini yapmak manasız.

İnsan yaratılmışlar içinde en gelişmiş ve karmaşık olan canlı. Görünen yüzü dışında, ledünni parametrelerle içinde değişken yapıda bir bedene sahip. Siz buna metafizik deyin, mucize deyin ya da keramet deyin. Adının önemi yok. Fakat gerçek olan şu ki,  insan aslında dağların bile taşımaya cesaret edemediği kulluk yükünü omuzlarına boşuna yüklenmemiş.

Nefsi ve iradesiyle mücadelesini çoğu zaman kaybeden ama bir şekilde yoluna devam eden biri olarak bu konularda konuşacak, kimseye akıl verecek konumda birisi değilim. Ama şunu belirtmekte fayda var; herkes farklı acıların müptelası, farklı dünyalarda yoğruluyor, yoruluyor. Herkes hayat denilen o genel imtihanın ayrı bir sınıfının ayrı bir masasında farklı bir test çözüyor. Ben de herkes gibi sıkıntılar yaşıyorum; maddi-manevi, geçici-değişmeyen, menfi-müspet. Bunları en baştan bilip, kabullenip yaşamın bir parçası olarak görmeye çalışıyorum. Aksi durumda hayat zaten çekilmez bir hal alıyor. En azından benim için durum böyle oluyor. Sizi bilemem…

Hem insan dertlerden kaçınca daha çok kirleniyor. Ama üzerine gidince sıkıntısı azalıyor, küçülüyor. Belki bir gün yok oluyor ya da insan en azından o dertle yaşamayı öğreniyor.

 

Birkaç gündür ev, iş ve hastane arasında mekik dokuyorum. Annem ayaklarındaki bir rahatsızlık nedeniyle hastanede yatıyordu. Bugün de ameliyat oldu. Daha önceki rahatsızlıklarında üniversite ve askerlik gibi sebeplerle uzağında olduğum için acısını paylaşamamıştım ama bu defa bizzat gözümün önünde gerçekleşti herşey. Çok ciddi bir operasyon olmasa da -Türkiyemin Sağlık Sistemi’ne olan güvensizliğimden sanırım- ve yüksek tansiyon rahatsızlığından dolayı korku içindeydim. Ama çok şükür doktorlar beni yanılttılar.

***

Ameliyat sonrası dinleniyorken onu izledim sessizce. Hayatta en sevdiğim insan olduğunu o an bir kez daha anladım. Benim için yaptıkları hızlıca geçti gözümün önünden. Ruhumla önünde saygıyla eğildim, ayaklarına kapanmak ve öylece ağlamak istedim. Çünkü bugün sahip olduğum herşeyin en güzel vesilesi karşımda öylece uzanmış uyuyordu. O an acılarını bedenime yüklemeyi diledim. Bir görevlinin odaya dalmasıyla ancak kendime geldim. Kısa süre sonra da o uyandı, kendine geldi.

Şuanda da durumu iyi çok şükür. Pazartesi’ne kadar hastanede kalacak. Ama “biz yarın seni kaçırırız” diye sözleştik annemle ve eve geldik. Ablamı da başında refakatçi bıraktık. Sabahtan gideceğim, doktorlarla konuşacağım. Pansuman süreci için hastanede bulunması gerekmiyorsa gelsin, evde dinlensin istiyorum. Ama tabiiki önemli olan rahatı değil tedavisi şuanda. Doktorlar ne derse öyle yapacağız artık. İnşallah fazla canı yanmadan, tez zamanda iyileşir.

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden
***
Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı…

Turgut Uyar

Umut bizi terkettiğinde
Kavlanır kanımız
Örter patikayı su birikintileri
Eşeler gecelerimizi bir çift açık göz
Umut bizi terkettiğinde
İyilik kaçtığında bizden
Körleşir ağaç kabuğu gibi
Yüzlerimiz.

Andree Chedid

Ben bir kelepçeyim
yüzüm soğuk ve çirkin
bilekler geçiyor oyulmuş gözlerimden
ben o bileklerde yaşıyorum
acıya
hasrete
karanlığa
insan taşıyorum

Bağırıyorum durmadan
sesimi kimse duymuyor
kimse aldırmıyor bir demirin dileğine
oysa ben takılmak istiyorum
beni kelepçe yapanların bileğine

Muammer Hacıoğlu

Bugün iki kez yağdı yağmur;
iki kez eskidim sanki.

İki ömrü kol kola yaşadım ben;
biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri.

Hep iki şömine yandı yüreğimde;
birinde ateşti, diğerinde kül.

Ve iki kez âşık oldum;
bundandır iki kez ölmüşlüğüm.

Sonra bir serüvende ikiye böldüm ömrümü;
şimdi sömestrdeyim.

İlk iki kitabımdan sonra sıtmaya tutuldu coşkum;
daha depremlerleyim.

Ve iki kere iki,
kitabımda benim,

ya çok eder
ya sıfır…

Yılmaz Odabaşı

Sırtımı yasladığım şu nemli duvar
Bana hep birşeyler anlatır gibi
Gençliğimi kemirip, yutan sorular
Bilinmez cevapları, görünmez dibi

Bilsem ki bitecek bu sonsuz yollar
Susardım sessizce, hiç konuşmazdım
Gözlerim kapalı gördüğüm rüyalar
Yalanmış meğer, yollarda anladım

Şimdi dört yanım, yoldaşım taş duvar
Rüyalar da tükendi, cevaplar âşikâr

Yoğun bir dönem geride kaldı benim için. Biten sancılı bir sürecin hemen ardına konulmuş bir parti gibiydi son haftasonum. Liseden en yakın arkadaşlarımdan birinin düğünü vardı burdan biraz uzaklarda. Düğün vesilesiyle 15 kadar lise arkadaşımı gördüm 12-13 yıldan sonra. Önce tanımadık birbirimizi. Sonra ilk ben tanıdım onları. Zaten benim dışımda herkes aynıydı sanki. Saçlardaki seyrelmeler ve beyazlıklar ya da alınan kiloları saymazsak kimsede ciddi bir değişim yoktu. Ama herkes benim hakkımda “seni sokakta görsek tanımazdık” cümlesinde ortaktı. Bunun iyi birşey olup olmadığını düşünürken içimden, damat ve gelin belirdi kapıda. Derken, klasik oyun fasılları başladı. O gürültü içinde bile biz arkadaşlar aramızda bol bol sohbet etmeye çalıştık. Yeni hayatlarımızı ve aradaki süreçte olanları konuştuk. Muhabbetler esnasında farkettim ki; benim dışımda herkesin hafızasında kalmıştı o güzel günler. Edebiyat hocasının bana taktığı  “medar-ı iftihar” lakabını bile hatırlıyordu arkadaşlar. Ben biraz hayıflandım tabii onlar hakkındaki birçok şeyi unuttuğum için.

Muhabbet aralarında kalkıp oyun havalarına da iştirak ettik, terleyinceye kadar omuz omuza eğlendik. Düğün son bulmadan da takı merasimi falan yapıldı, sonrasında da kısa bir vedalaşma ardından dağıldı herkes. Ama öncesinde, düğünün o baş ağrıtan atmosferinin tam ortasında, irtibatın yeniden sağlanması için bir A4 kağıda “İsim/Çalıştığı yer/Ünvan/Şehir/Telefon/E-mail” başlıklarını yazıp, arkadaşlardan altını doldurmalarını istemiştim.

Biraz önce o kağıdı bir excel dosyaya aktarıp, tüm arkadaşların e-mail adreslerine yolladım.

***

Düğünün üzerinden bir gün geçti ama ben hala biraz garip hissediyorum. Hani sevinçli gibi ama hüzünle karışık birşey.

Bir de geçmişi düşünüyorum. Lise yıllarımızı; en saf hallerimizle beklentisiz kurduğumuz o arkadaşlıkları, sınavlarda kopya ittifakımızı, teneffüslerde hocaları taklit edişimizi, arka sıradakilerin cinliklerini, okul çıkışı yaptığımız şakaları, eve dönüş yolunda her sokak başında bir kişi azalışımızı, Cuma namazlarına kaçıp imamı sinirlendirip söylendirişimizi kısacası herşeyi düşünüyorum. Yalan değil, düşünürken aynı zamanda özlüyorum.

Bir açılım da ben yapayım istiyordum çoktandır. :)

Hayal ile gerçek arasında yaşadıklarımın çok küçük bir kısmını yazı değil de ses olarak paylaşmak geçiyordu aklımdan. Okuduğum şiirlerden bir kıta, etkilendiğim kitaplardan bir paragraf ya da uygun ortamında hissiyatla dile gelen üç beş kelimelik anlamlı-anlamsız söz mesela.

Ama vakit ayırıp da -hâlâ- güzel bir kayıt cihazı ya da mikrofon almadığım için bu düşüncemi hayata geçiremedim.

***

Sesin evrende yokolmadığına inananlardanım. Uzaya yayılan o sıkışmış enerjinin, yine birgün biraraya gelip aynı dalga boyunda, aynı sesi oluşturabileceğini düşünüyorum. Size batıl gibi gelebilecek bu inancımdan ötürü bâzen -özellikle elim kağıda uzanmak istemediğinde- müzik çalarımın ya da cep telefonumun kayıt tuşuna dokunduğum olurdu geçmişte. Epey bi’şey birikmişti bu şekilde ama bir teknolojik kaza sonrası hepsi kayboldu. İçlerinden sadece bir kaydı kurtarabildim. 6,5 yıl önce sevdiğim bir şiiri seslendirdiğim kaydı. Fakat ekipmanlar kötüydü, okurken içinde bulunduğum ruh hali de iyi sayılmazdı. Bu nedenle dinlerken kulağınızı tırmalayabilir. Hakkınızı helal edin şimdiden.

Kardelen

Herkes gibi eski bayramlarla yenileri karşılaştırmayacağım. Yani kapı önüne gelen seyyar salıncakçıyı, bahşiş için her kapıyı çalan  Ramazan davulcusunu, “ama biz zaten kendimiz uyandık, niye bahşiş verelim ki…” diyerek kapıyı açmayan ve “evde yokuz” numarası yapan mahalle sakinlerini, yeni elbiseler içinde yürürken çocukların yaşadığı gurur ve sevinci, her türlü kıllı-kılsız-taze-buruş buruş el öpüldükten sonra alınan harçlıklarla hem ezilip hem sevinilmesini, âdet olduğu üzere yapılan mezarlık ziyaretlerinde okunan yasinleri-fatihaları-duaları, bu işi ekmek kapısı haline getirmiş takkeli aracıları, mahalle aralarına kurulan mini luna parkların ve festival eğlencelerinin çocuklara yetmeyişini ve daha büyük eğlencelerin olduğu gerçek luna park özlemini, çarpışan arabaya iki kişi sığmanın lezzetini, en sevinçli bi’ ortamda bile büyüklerin kaybettiklerini hatırladıkça ağlayışını falan söylemeyeceğim. Bunların bir kısmı benim gördüğüm dünyada tamamen yitirilen bayram alışkanlıkları durumunda. Belki farklı coğrafyalarda en taze haliyle yaşanıyordur hâlâ, bilemem. Hem zâten ne ben eski  o küçücük dünyasında mutlu çocuğum, ne de zaman 80′leri mekan küçük şehirleri gösteriyor gerçek dünyamda.

O yüzden diyorum ki; hayat sürecinin her aşaması her hali ayrı bir güzel. O yaşların verdiği lezzet tamamen geçmişe ve çocuk olmaya duyulan özlemden ötürü. Eminim ki, bundan 10 yıl sonra da bu günlerimi ve bu yaşlarda yaşadıklarımı özlemle yâd edeceğim. Bundan şüphem yok. Bu yüzden bu günlerin -zamanla azalan algılarımızın bize sunduğu ölçüde- tadının çıkarılması gerektiğini düşünüyorum ve bu yeni tatil & dinlenme modundaki bayramları da seviyorum.

Herkese sevdikleriyle huzurlu, sağlıklı ve mutlu bir Ramazan Bayramı diliyorum.

Şiir, şairin kelimelere gizlediği ve içimizdeki kapalı kapıları zorlayan sessiz bestesidir.

Hikaye böyle başlamadı.
Planlananlar şimdiki durumdan aslında çok farklıydı.

Bu resmi unut şimdi. Daha parlak, daha renkli bir dünya çiz hayalinde. Yeşil olsun yeryüzü, gök masmavi. Birkaç uçuşan kuş ekle. Sonra bir dağın tepesinde iken beni koy resmin içine ve yalnızlığımı hisset. Güneşin altında günlerce sabırla beklemişliğimi ve susmuşluğumu. Gaipten bile ses yok iken, içgüdüsel olarak yerimden uzaklaştığımı görüyor musun? Bir deli rüzgara kapılıp, yönümü yitiriyorum. Bir de üstüne gökteki rehber yıldızlar sönüyor birden. Hangi taraf aşk, hangi taraf yokluk bilemiyorum. Artık olmayan gaybî bir çizgide ayaklarım. Aklım, mantığıma ters ve vicdanım herşeye muhalif. İlerliyorum bir şekilde sonunu bilmediğim menzillere. Dünya giderek çölleşiyor. Yeşil renk azalıyor resimde ve yerini sarı kumlar alıyor. Çoğalan dikenleri batıyor çiçeklerin ve azalan güllerin. Su diye içtiğim herşey kanatıyor ruhumu. Ben herşeye rağmen ilerliyorum. Bazen denk geldiğim vahalara kanıp, gülümsüyorum. O ara bir poz anı bir melek beliriyor önümde. Ellerinden tutmak ve yükselmek istiyorum ama tutamıyorum. Zaman kursağımda bırakıyor sevincimi, yokoluyor beyaz silüet, yine yalnız başıma ilerliyorum. Vahşi hayvanlara denk geliyorum bazen, çok korkuyorum. Durmayı ve uyumayı ölüme teslim olmakla eşdeğer saydığım için durmuyorum, asla uyumuyorum. Yanlış yöne de olsa ilerliyor ayaklarım. Takatim tükenene kadar sürüyor bu yolculuk. Sonra irademi aşan bir boşluğa düşüyorum. Acılarımı unutturan anlamsız lezzetler sarıyor ruhumu, binbir renk ve ses. Bilincim yitik, varlığım uykuda. Zaman geçiyor, saatler, günler, aylar. Bilmediğim bir şey dokunuyor uyuşmuş ruhuma aniden, uyanıyorum. Gözümü açtığımda heryerim yara bere içinde. Kanıyor bedenimden eksilen yanlarım. Gözyaşlarım bile kuruduğu için ne yapacağımı bilmeden öylece bekliyorum. Ruhumun vücudumu tedavi etmesini diliyorum tanrıdan. Bir de yola çıktığım o ilk  zamanları düşünüyorum. Benim ve dünyanın ne çok değişmişliğini.

Dedim ya, “hikaye böyle başlamadı”.

Yazılı da olsa, sözlü de olsa iletişim çift yönlü bir olay. Yani bir tarafta yazan veya konuşan biri var, diğer tarafta ise okuyan veya dinleyen biri. Ama temelde bazı farklılıklar taşıyor bu iki iletişim türü. Mesela bireyler, sözlü iletişim ortamında susarak bile iletişim sağlayabilirler. Bazen bir bakışla, sözlerle anlatılamayacak ya da kelimeye dökülemeyen bir yığın mana ifade edilebilir. Basit bir jest veya mimikle, kelimelerle ifade edilen şey desteklenebilir. Oysa yazılı iletişimde böyle bir şansımız yoktur. Kitabın boş bir sayfasına bakıp, yazarın orada neler anlatmış olabileceği tamamen bizim hayal gücümüze kalacaktır ya da şairin kendi ses tonlamaları ve durakları yerine şiir bizim verdiğimiz duyguları taşıyacaktır.

Bu durumda iletişimin taraflarını üçleyebiliriz: “yazan, konuşan, yapan” ve “okuyan, dinleyen, gören” şeklinde. Bu üçlüler arasında da farklı ikili eşleme kombinasyonları geliştirilebiliriz. Mesela gelişkin bir akıl, iyi yazılan bir şeyi sadece okumaz aynı zamanda hayalinde canlandırıp, görebilir. Yani böylelikle “yazan” ve “okuyan ve gören” arasında bir iletişim meydana gelebilir. Benzer şekilde, yine aynı kişi hayalinde canlandırma değil de seslendirme yeteneğine sahipse, iletişim “yazan” ve “okuyan ve dinleyen” arasında güçlü bir şekilde gerçekleşebilir. Oysa “konuşan” birini dinlemeyen biri sadece “dinlemeyen, görmeyen” konumuna düşer ve iletişim sonlanır. Dudak hareketlerini takip eden bir işitme engellinin iletişimi ise “konuşan” ve “gören ve okuyan” iletişimi olarak düşünülebilir.

Benim bu ikili eşlemelerden en çok ilgimi çeken,  “yapan” ve “gören ve okuyan” arasındaki iletişim olmuştur hep. Davranış bilimcilerin “beden dili okuma teknikleri” ve “beden diliyle konuşma teknikleri” isimleri altında geliştirdikleri yöntemler de tamamen bu iletişim çabasına hizmet etmektedir. Bu tekniklerin kurallarına uygun olarak uygulandığında iletişimi sağlamada belirli oranlarda başarılı oldukları söylenebilir.

****

Sonuç olarak, iletişimin gerçekleşmesi için en az iki bireyin olması gerektiği ama iletişim için ses ya da sözcüklerin gereksinim olmadığını söyleyebiliriz. Fakat internet çağındaki insanların giderek asosyalleştiği ve yalnızlaştığı düşünülürse, yazılı iletişimin ve bunu sağlayan kelimelerin beden dilinden daha çok hayatın içinde olduğu ve olacağı farkedilecektir.

Peygamberimiz Hz.Muhammed Mustafa’nın(s.a.s) “Ramazan’ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız” diye buyurduğu, Kur’an’da da “bin aydan daha hayırlı“(Kadr, 97/1-5) diye ifade edilen Kadir Gecesi’ne erişmiş bulunmaktayız.

Kainatın ve nüvesi insanın bir nevi rehberi hükmündeki kutsal kitabımızın indirildiği, yani insanlığa “Oku” emrinin bildirildiği bu gecede melekler yeryüzüne iner ve müminleri selamlarlar. Tan yeri ağarana kadar bir esenlik kaplar heryeri. Rahmeti bol Allah’ın mağfiret deryasında yüzer insanlık. Bu gecede yapılan ibadetler, içinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılacak ibadetlerden bile fazla sevap kazandırır insana.

Aişe annemiz Efendimiz’e(s.a.s) “Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sorunca “Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fu annî (Allah’ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet)” diye dua etmesi söylenmiştir. Biz de bol bol bu duayı edelim inşallah. Af dileyelim.

Allah bizi bu gecenin kadrini kıymetini bilenlerden, bu vesileyle rızasını kazananlardan eylesin.

Kadir geceniz mübarek olsun…

“Sevmekten kim usanır/ Tadına doyum olmaz” diye başlayan Rast makamında bir şarkı vardı. Bazı insanları gördükçe bu şarkı dolanır dilime. Hani şu sevdikçe üzülen, üzüldükçe seven insanlar. Doğru olanı bulana kadar defalarca düşüp kalkan ama bir “ah” etmeyen yüreği engin, sabırlı ve azimli tipler…

Ben ne yazık ki öyle biri değilim. İlk engelde köşesine çekilip zamanın yalnız başına azalmasını bekleyenlerden oldum bugüne kadar. Bunun değişmesi için çaba harcamadım desem yalan olur. Ama bende değiştiremeyeceğim şeyler olduğunu farkettiğim zaman vazgeçtim zorlama oyunlardan. Şimdi ırmak kadar duru bir akışa teslim kalbim. Irmağın arasıra sağa ve sola yalpalatmalarını saymazsak suyun tam ortasında sorgusuz sualsiz hızla ilerlemekte. Bir dala takılıp ya da tutunup da, kıyıya çıkar mı bilmem. Ama bunun olması için beyhude kulaç atmak istemiyorum. Belki böyle bir sürgünün beni daha doğru bir menzile götüreceğini düşündüğümden bu umarsızlığım ve boşvermişliğim. Bilemiyorum. Fakat bildiğim birşey var ki; ben bu şekilde de huzurluyum ve yaşıyorum.

Özleminle kurudu döküldü yapraklarım…
Ruhuma hayat veren baharımsın sevgili…
Nâğmesi âh olan inleyişle anarım…
Beni bu ateş ile yakansın ey sevgili…

Ne vuslat ne de ayrılık sana kandırdı beni…
Yoksa aşkın devâsı devâsızlık mı dersin?
İstemem dermânım terk etmekse güzeli
Sen gönül diyarında sultanımsın sevgili…

Kokladım bir kere güle meylim kalmadı…
Cânânım seni buldum câna sevgim kalmadı…
Affeyle cüretimi dilde sözüm kalmadı…
Ben aşkında yok oldum, özümsün ey sevgili…

Mustafa Demirci

Yâ Nebi…
Şu hâlime bak
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın,
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın.
Hârimi Pâkine can atmak istedim durdum,
Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum.
Tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar,
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak,
Önümde durmadı artık ne hanuman ne ocak.
Yıkıldı hepsi, ben aştım diyar-ı Sudan’ı,
Üç ay tihame deyip çiğnedim beyebanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada,
Yetişmeseydin eğer Ya Muhammed imdada.
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin,
Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin.
İradem olduğu gündür senin iradene râm,
Bir an olsun yollarda durmak bana oldu haram.
Bütün hayakil-i hilkat ile hasbihal ettim,
Leyâle derdimi döktüm, cibali söylettim.
Yanıp tutuşmadan yummadım gözümü,
Nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azab-ı Hecrine katlandım elli üç senedir,
Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir?
Üç beş sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek.
Demir nikabını kaldır mezar-ı pâkinden,
Bu hasta ruhumu artık, ayırma hakinden.
Nedir o meşale, nurun mu yâ Resûlallah
Sükûn içinde bir an geçti, sonra kısa bir âh….

Mehmet Akif Ersoy

Hasret Sana bu gözler, gönlüm yolunu gözler,
Huzûra ersem bir kez, bahara döner güzler…

Erse pâyine başım, hep çağlasa gözyaşım,
Sen Sen deyip ağlasam, kalkar bütün pürüzler…

Köyünün pembe rengi, bulunmaz asla dengi;
Temizlenip giderler, günâhla gelen yüzler.

Gelenler erer nûra, her biri bir sürûra,
Rahmet yağar heryana, kalır mahrûm gözsüzler…

Toprağından tozundan, o mübârek izinden
Zulmetli dünyâlara akar gelir gündüzler…

Ölgün ne desem Sana, medhin düşmezdi bana;
Birşey diyeyim dedim, vefâ etmedi sözler.

O derin şefkatinden, çok engin himmetinden,
Dönüp bir teveccüh kıl; rûhum lütfunu özler!

M.Fethullah Gülen

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »