Her sabah
Hayatın alışkanlıklarına karşı durarak
En yakın ve uzak mesafeleri
Birlikte tarayarak
Başlarız güne

Aşk ve ölüm iki yanımızda durur
birlikte ve iç içe yürürler hayatın yokuşlarında
Biri sonsuza kadar alıngan
Diğeri cesur

Sen meydanlarda büyümüş çocuk
caddelerde ve sokaklarda
her söze açık
Bir yapraktın belki
Esen rüzgarlarca kımıldayan
Hava kararır ve gökyüzü
Bütün yükünü boşaltırken üstümüze
Unutulmuş bir zamandan
Sesler ve sözler hatırlatan ellerinle
Dikkatli ve tedirgin basıyorsun hayatın tuşlarına

Sen hangi aşkları içinde taşıdın da
Şimdi ölümün
Yorgun tayını gözlüyorsun

Kalabalıklardaydın sen
Dudaklarında
Başkaları için
Sana ait olmayan
Tebessüm provaları yaparken
Ben seni
Meydanlardan kitaplara çağırdım
Antenler telefonlar zincirler tükenip biterken
Toplu sesler çıkardım içimden
Dağlarda yankılandı
Meydanlarda uğuldadı da
Sen duymadın

Sanki biz göçebeydik
O insan bu insan
Hepsinin içinden geçtik
Duymadılar

Şimdi bize sunulan yırtık resimler
Ve parçalanmış binlerce hayat
Çok alıngan bir çocuk oluyor gökyüzü
Dokunsan ağlayacak
Kadınların
Bir mendilde kalıyor gözyaşları

Sokaklar
Bizden daha özgür ve telaşlı
Bense
Her şeye rağmen
Ve herkese aykırı
Ellerimde bir demet karanfil
Yine sana geliyorum

Mustafa Özçelik

Hayat yollarında bir garip yolcusundur. Gelip, geçersin şehirlerimden herkes gibi. Benim muştu bekler gözlerim, kulaklarım. Yetim vakitlerde uykuya dalar bekleme yorgunu bedenim. Ama gecenin bir yarısı zangoç sesler hoplatır yerimden. Koşar bilinçsizce, sana susamış gibi kana kana içerim ab-ı aşk musluğundan. Zifir renkler arasından bir yıldız gülümser küçücük odama o anlarda. Sonrasında ağır hislerin emeği bir gözyaşı akar. Bulaşır renkler, sen olur karanlıkta. Ben yine aynı minicik bir kız çocuğu edasında gülümserim. Derken kaybolur izler kayan yıldızla beraber. O vakit anlarım; yabancıyım hayallerine.

Temâşa-yı cemâlünden nazar ehlini men’ etme
Ne sûd ol hûb yüzden kim ana kılmaz nazar âşı

Fuzulî

Erkeğin ağlaması kıyametin alâmetidir diye okumuştum bir yerde. Gülüp geçmiştim o vakit. Ama doğruymuş yazılanlar; içimde kopan kıyametleri dindiremeyen gecikmiş gözyaşlarım akarken öğrendim.

Keşke şimdi, onca zaman sonra, onlarca hâtâdan sonra, bir kere daha affetsen. Şimdi çıksan köşeden, gelsen; beni yine aynı yerde, aynı hüzünle bulacaksın. Ah bir bilsen. Koşmaz mıyım en içimden sana, yapışmaz mıyım ellerine dudaklarımın ucuyla, ıslatmaz mıyım pişmanlık yaşlarımla dizlerini. Boş laflardan geçtim, dönülmez sözler vermez miyim bu defa.

Biliyorum suçlarımı, haklı görünen sebeplerime rağmen, affedilmez. Biliyorum bazı izler hiç silinmez. Ama şunu da biliyorum, insan nisyandandır. Her lezzet kadar acıyı da unutur. Ben senden öncesini unuttum. Boşaltım zihnimin kütüphanelerini. Yıktım ruhumun nasırlı duvarlarını. En yalın halimle, korunmasız seni beklemekteyim. Ne olur; dön gel, beni yanlış duraklarda kirletme.

Ne denir bilmiyorum. Cidden aklım almıyor. Grubundaki Almanya, Avusturya ve Polonya maçlarının üçünü de almış güçlü Hırvatistan takımı karşısında eksik ve sakat kadrona rağmen denk bir futbol oyna sen. Sonra uzatmalara kadar taşı maçı. Sonra son dakikada salak saçma bir gol ye. Ama yılma, uzatmada durumu eşitle. Penaltılarda da adamları ele. Hem yıllar önceki bir hesabı kapat, hem de yüzyıllar önce inlettiğin Viyana topraklarını tekrar  yerinden oynat. Olmaz böyle şey…

Vallahi ben de pek inanamıyorum ama oldu işte. Çekirge üçüncü kez zıpladı. Tek zıplayan onlar değildi tabii. Mesela Başbakan Tayyip Erdoğan’ı hiç öyle coşkulu görmemiştim. Rüştü’nün kurtardığı ve maçın sonucunu tayin ettiği penaltı sonrası maçın yorumcusu Ömer Üründül’ün kalp krizi geçiriyormuş gibi çıkardığı sesler eşliğinde biz de katıldık coşkuya. Dışarıya çıkmayı bu defa tam kafama koymuşken, hemen evin dibinden gelen silah seslerinden sonra hevesim kursağımda kaldı. Sevincini silahla ifade edenlere insan demek gelmiyor içimden, saf öküz diyesim var ama öküze hakaret olur. Allah ıslah etsin bu şehir eşkiyalarını.

Yarı final hayırlı olsun. İnşallah biz bu kısmetle Almanları da eler, final de görürüz. İnşallah.

Maçın zıplatan penaltılarını izlemek isteyenler tıklasın

Her şey uygundu
Her şey uyumluydu
Seninle birlikte
Her şey mümkündü
Sanki dünyanın en güçlü insanıydım
Seninle birlikte dünya çok küçüktü

Çok değildi istediklerim. Herkes kadar insandım ben de. Herkes kadar etten kemikten. Herkes kadar sevmek sevilmek arzusunda.

Zor değildi gülümsemek
Dertleri küçümsemek
Yangının ortasından
Yanmadan yürümek

Zor değildi hiçbir şey. Güneşin en tepe vaktinde göz kamaştıran mutluluklara yürümek zor değildi. Büyük bir dünyada küçücük bir rüyayı yaşamak. Olmuş olanı istemek hiç de zor değildi.. Ama olmadı. Olamadı işte…

Sanki senden sonra her şey yasa dışı
Her şey illegal
Her şey suç unsuru
Senden sonra dünya kapkaranlık ve kocaman
Sanki yangın yeri
Sanki suç mahalli

Sanki bir harebe bedenim. “di’li geçmiş “keşke”lere müptela. Bir daha mutlu olamaz gibi. Düşünse bile hissetmez ruhum sanki. Baksa bile görmez yalanlarını yokluğunun. Dokunsa bir kerecik ateşten hislere bilemez sanki. Arasa, yoklukları kucaklar her defasında. Sen gidince, herşey geldiğinden daha hiç sanki.

kenar süsü oldum hayatında
yani olmasam da olurdu..
kaza süsü de verirdim vefatıma,
yokluğum boşluk yaratmazdı..
seni aramamam, sormamam,
bakmadan uzaklaşmam eminim çok hora geçti
hurdaya çıktı içim fark ettin mi hiçe döndüm
çürüye çürüye tükendim
rezil ettim kendimi
dağıttım, içtim, düştüm
ona buna ağladım
içimden döküldün
gülmeyi unuttum
kendimi dinlemekten
hastalık hastası oldum senin yüzünden…

Radyoda çalıyordu. Birden üstüme alındım iki şekilde. Önce hayatında kenar süsü olduğum insanlar geldi aklıma, sonra da hayatımda kenar süsü olanlar. Kötü hissettim kendimi her iki şekilde de.

Kalelerim bir bir yıkılıyor. Yaptıkları müziği ve duruşlarını çok beğendiğim Gece Yolcuları grubunun kavrulmuş ‘Değer mi hiç’ şarkılarına çektikleri klibi gördüm demin, üzüldüm. ‘Son sigaramsın’ ve kavrulmuş ‘Adam’ şarkılarının yorumcusu Serhat’ın ‘My woman’ ve ‘Better than my baby’ şarkılarını yorumlayan Bedük’e dönüşmesine üzülen bir arkadaşımdan daha çok üzüldüm hem de.

Sözleri Aysel Gürel, müziği Onno Tunç’a ait bu çok bilindik Sezen Aksu şarkısına grubun yeni yorumu ve Ramiz’in yaptığı rap kısım çok güzel ama klipteki şarkının içeriğiyle alakasız olan -süper mini etekli- kızların dansları çok absürd olmuş. Gece Yolcuları nasıl böyle bir oyuna gelmişler hâlâ anlamadım.

Kızları, pardon, klibi izlemek isteyen tıklasın

İran’da yeni yasaklar uygulamaya konmuş. Dar manto giyen kadınlar, düşük bel kot pantolon giyen ve saçlarını Batı tarzı kestiren erkekler göz altına alınıp, uyarılmışlar. Hatta daha ileri gidilerek; bu tür kıyafetleri satan mağaza sahipleri ve bu tür saç traşı yapan berberler de bu yasaktan nasiplerini almışlar. Trajikomik görüntüleri televizyonda izlerken ‘biz çok mu farklıyız’ dedim içimden. Aynı garipliğin tersini rejimin tehlikede olduğu bahanesi ile -ki bu onların da bahanesi- yapan yine biz değil miyiz.

Efendim, bu akşamlık Sergüzeşt haberlerinden de bu kadar. İsteyenin istediği kıyafeti siyasi olan ya da olmayan amaçlarla giyip, çıkarabildiği bir dünyada görüşmek üzere.

Özgürlük her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa…

A Milli Futbol takımımızın Euro 2008′deki şansını çok düşük görenlerdendim. Hakan Şükür’ün yokluğunda pek fazla büyük bir beklentim yoktu. Açıkçası şuanda sevinçli bir şaşkınlık yaşamaktayım.

Milli takımımız; Çek Cumhuriyeti karşısında 2-0 yenik düştüğü maçı Arda’nın 1, Nihat’ın 2 golüyle 2-3′e getirdi ve çeyrek final biletini kaptı. Evde coştuk, şuanda dışarda da bir coşku var. Sokağa çıkıp doyasıya bağırmak ve kalabalığa karışmak var aklımda ama gelen silah seslerinden sonra tırstım. Maganda cinayetlerinden birinin kurbanı olup, gazetelerin üçüncü sayfalarını süslemek istemem. Top yoluna gitti demesinler.

Tebrikler Türkiye A Milli Futbol Takımı.
Çeyrek Finalde rakibimiz Hırvatistan karşısında başarılar…

Notlar

  • Ömer Üründül’e teşekkür etmek istiyorum. Bu kadar soğukkanlı sunulabilirdi bu maç.
  • Volkan yakıştı mı? Durup, dururken Koller’e yumruk atıp kırmızı yedin.
  • KanalTürk’te Osman Tanburacı, Heredot Cevdet edasında gazlıyordu etrafındakileri. Rakip takımın antrenörü Karel Brückner için “Karel Brück, Yüreği Buruk” deyince kahkahaya boğulduk.
  • CNNTürk’ün ve Türk futbolunun emektâr spikerlerinden Barış Kuyucu mikrofonunu sevinç yaşayan gurbetçilerimize kaptırdı. ‘Hayatımda ilk defa böyle birşey yaşadım’ dese de, benim yan yatarak gülmeme mani olamadı.
  • Rıdvan Dilmen, Arda Turan için ‘Bu çocuk Maradona gibi’ dedi, sonuna kadar katılıyorum bu söze.
  • Maç boyunca Fatih Terim’in mimikleri ve istediklerini yapmayan futbolcularını yardımcısı Oğuz Çetin’e şikayet eder gibi homurdanması bence çok komikti. José Mourinho’dan sonra bildiğim en orijinal spor adamı bence zaten.
  • Dünyanın en iyi takımlarından biri olan Chelsea’nin kalecisi Petr Čech’i bu kadar aciz görmek bana ne kadar zevk verdi anlatamam.
  • Maçın adamı Arda maçtan sonra ‘Şimdi Allah’a şükür zamanı, Gidip dua etmemiz lazım’ dedi. Farketmeyenler için polemik malzemesi sunuyorum.

Anahtarının bende olmadığını bildiğim bir kilit üzerimde sanki. Günler geçiyor, geceler geçiyor yine hep aynı. Çok istesem de çözmeyi, çözemiyorum bir türlü. Dolandıkça karmaşık, boğulacak gibi oluyorum. Son nefeste inancım tutup, çekiyor ellerimden. Sonra kayboluyor gerçekler bir süreliğine. Derken bir yakaza uykusunda yürüyorum en özgür şekilde. Kısa zaman. Bitince rüyalar, kilitli dünyama dönüyorum.

“Kırmızı Eşarp” romanının yazarı Cengiz Aytmatov’un acısının hâlâ taze olduğu şu günde Kanal 7′de bu romandan uyarlanmış “Al Yazmalım, Selvi Boylum” filmine denk geldim. Daha doğrusu final sahnesini izledim ilk heyecanla. Gerçekten muhteşem ve çok etkileyici. Şöyle ki;

(ilyas: kadir inanır, asya: türkan şoray, cemşit: ahmet mekin, samet: elif inci)

ilyas:asyam.. al yazmalım..
asya(iç ses): samet baba demişti.. onu babalığa seçmişti.. sevgi neydi? sevgi iyilikti, dostluktu. sevgi emekti.. (cemşit’e doğru yürümeye başlar)
ilyas:asya..

asya, samet ve cemşit’le giderken bir durur, döner. ilyas’a bakar;

asya(iç ses): durursam bir daha kurtulamam..
ilyas(iç ses): ziyanı yok, gülüşü yeter bize..
asya(iç ses): yüreğim kaydıysa günah mı?
ilyas(iç ses): çamura saplansam yardıma gelir misin?
asya(iç ses): elini tuttum.. sıcacıktı.. yüreği elimdeymiş gibi..
ilyas(iç ses): elinden tutuversem benimle gelir mi?
asya(iç ses): seninim işte.. alıp götürsene beni..

ilyas (giderken): elveda asya.. elveda selvi boylum al yazmalım elveda.. bitmemiş türküm benim..

Bir görüşme sonrasına diş muayenesi için randevu ayarlamıştım. Görüşme sohbet ortamına dönüşünce nezaketen çıkamadım. Yarım saat gecikme ile biten görüşmeden sakin tavırlarla çıkarken, bir anda koşarak bir bulduğum ilk taksiye atladım. “Abi Tunalı’ya” diyebildim nefes arasında. O günkü şanssızlığımı içimde teskin etmek istercesine “keşke kız olsa idim” dedim sadece kendimin duyabileceği bir ses tonunda. Önden atladı şoför abi, ‘Öyle deme abi ya, o da zor’ diye. “Abi şimdi Tunalı’da deli trafik var” diye ekledi. “Demee ya, ne yapsak” diye sordum. “İleriden kestireyim ben, sen az aşağı yürürsün” dedi. Kestirdikten bir kaç dakika sonra sağda park halinde duran ve bir BAYANın kullandığı araç sinyal vermeden pat diye yola dalınca, çat diye vurdu bizim taksinin tamponuna. Başladı bir tartışma. Ben sinir krizlerindeyim. “Abi ben parayı ödeyeyim, gideyim, geç kaldım” dedim, başladım koşmaya. Run lola run. Neyse ki vardığımda poliklinik kapanmamıştı. Erkek sinek bile olmayan ve Neşe Erberk Ajans’tan geldiklerini düşündüğüm çalışanlardan oluşan bu mekana varınca tüm gerginliğim gitti birden.

Bu döngü değişmiyor sanırım. Önce dara düşüyorum, sonra ummadığım bir rahatlık.

Üst geçitleri sevmiyorum, sevmiyorum, sevmiyorum.
Bir kere insan doğasına aykırı bence. Yani önce ceza sonra mükafat mantığıyla işliyor. Şimdi mesela bir insan evladına ‘şuanda sana 100 Lira mı vereyim yoksa bir zaman sonra 1000 Lira mı istersin’ de, hemen alacağı paraya atlar. Aynı bunun gibi işte.
Ama alt geçitleri seviyorum. İleriyi düşünmeden salıyorum kendimi, iniyorum gördüğüm boşluktan.

Sevmediğim bir diğer şey de; “abilerim, ablalarım, ışıkları geçene kadar çökebilir misiniz?”ci minibüs şoförleri. O an komut almış deve gibi çöken insanların yüzlerindeki Avrupa hayali kuran mülteci kaygılar ve oturan insanların kibirle ve gülerek bakmaları dehşet verici. Yakın zaman önce yaşadım, ordan biliyorum.

Ne zaman
Yürümek istesem
Yollar bozuluyor geceden
Bir yangın başlıyor alemde
Olmazlar vaktinde
Işıklar sönüyor

Ne zaman
Gitmek istesem
Yüreğim yanıyor önceden
Yaşıyor numarası yaparken
Bir yaprak düşüyor

Ve ne zaman
Ölmek istesem
Ölüm, bir dişi kuş oluyor
Zaman azalıyor
Susmamı beklerken

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için

Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa

Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada

Kirpiklerime düşüyorsun bir çiğ damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

Ahmet Telli

Yazın mavi akşamlarıyla ineceğim patikalara
Buğdaylarla bezeli ufak otları çiğneyerek:
Ayaklarımda o tazelik, aklım bir karış havada
Bırak yıkasın çıplak başımı rüzgar diyerek

Konuşmayacağım, düşünmeyeceğim bir an bile:
Lakin tırmanacak içimde bitmek bilmez aşk
Ve ben uzağa, uzaklara gideceğim derbedercesine
Doğayla, ve mutlu, sanki bir kadınlaymışçasına

Arthur Rimbaud

Sanma ki derdim güneşten ötürü;
Ne çıkar bahar geldiyse?
Bademler çiçek açtıysa?
Ucunda ölüm yok ya.
Hoş, olsa da korkacakmıyım zaten.
Güneşle gelecek ölümden?
Ben ki her nisan bir yaş daha genç,
Her bahar biraz daha aşığım;
Korkarmıyım?
Ah, dostum derdim başka…

Orhan Veli Kanık

« Previous PageNext Page »