Sevgi


Hiç ummadığınız bir anda gelir girer hayatınıza. Seversiniz, sevilirsiniz. Zaman mutlu geçer, hayat artarak güzelleşir.

Sonra birgün mevsim değişir, dökülür yaprakları huzur ağacının. O çeker gider beklenmedik bir anda. İncir kabuğunu bile doldurmayacak sebeplerle gider.

Güya kalpler kırılmamıştır, anlayış göstermiştir iki taraf birbirine. Güya miadını tamamlamıştır sevda. Ama aslında hiç de öyle değildir. Sadece kendinizi inandırırsınız sevdanın “tükenmiş”liğine. Ayrılık acısı böyle hafifler diye umarsınız. Unutmayı istersiniz en çok, ama unutamazsınız. Tek yapabildiğiniz alışmaktır.

Sonra aldığınız daha doğrusu aldığı- kararın doğruluğunu sorgulamaya başlar bir süre sonra. Bu sırada siz düzeninizi henüz kurmuş olursunuz. Kalbiniz de yeni yeni durulmuştur. Derken o bir şekilde varlığını tekrar hissettirir size. Selam vermekle kalmaz, kafasını karıştıracak şeyler söyler. Hatta umut verecek şeyler. Siz yine alt üst olursunuz. O ise hiçbir şey olmamış gibi tekrar hayatınıza girmeye çalışır. Girdiğini varsayar. Girmiş ve hiçbir şey olmamış gibi yapar.

Hiç de öyle değildir aslında. Siz her zaman sevmiş olsanız da artık acı duyarsınız sevdiği her an için. O ise bunu farketmez.

Bu yüzden tutmaz yeniden yapılandırılmış aşklar. Öğrenirsiniz…
Aşk, o ikinci denemede ölür sevgi ile birlikte. Anlarsınız…

Senin içindi herşey…
Gitmelerin ölüm olduğu seyahatler,
Aklı ani yitiriş ve buluşlar,
Çekilip kuytulara, ağlayışlar,
Hepsi senin içindi…

Ama zaman çok geçti…
ve ben bağlandığım her şeyden vazgeçtim.
Sana getirmeyen yollardan döndüm.
Sonu gelmez yangınlar bıraktım ardımda.
Eskiyen izlerinin peşinde dolandım durdum.
Aradım yüzünü gecenin gündüzün içinde.
Umudum azaldı bazen, hatta yoruldum.

Ve sonunda buldum seni.
Bir aynanın ötesinde..

Aşkın tutulduğu yerdeyim…
Ay’ın denize döküldüğü bir gecenin ortasında
Umudun karanlık ölüme galebe çaldığı yerde…

Ellerim bağlı, kalbim kafesinde.
Sana sevdalı…

Önce bekledim. Askıya aldım hayallerimi. Hatta ölsünler istedim. İçimdeki ateş öyle biter sandım. Aldandım…

Oysa hüzün yağmur gibi yağdı gecelerime. Hayalinle kurudu dudaklarım, ruhum eskidi. Gerçek mi diye defalarca baktığım, dokunduğum umutlarım sabaha kadar uyutmadı. Her seferinde farklı bir his duydum içimde, farklı bir renk gördüm. Korktum biraz, kaçtım kimsenin bilmediği yerlere. Seni düşündüm uzun uzun. Bana ne kadar benzediğini düşündüm. Bir gölge gibi yakınlığını, bir okyanus kadar derinliğini ve ezelden gelen deli hallerini. “Seni seviyorum” diyebilmenin hazzını düşündüm. Dilimde buruk bir tat kaldı, kulağımda o sakin sesin. “Aşk” dedim susmadı cümleler. “Dost” dedim duyulmadı. Unutmak istedim, olmadı. Ölmek kaldı bir tek geriye. O da hiç gelmedi.

Yorucu yalnızlıklar içinde eskimiş bir bedendi zaten. Yara içindeydi her yanı, kan-revan içinde. Solukları zayıf, kelimeleri eksik bir halde geçiyordu yaşamın kıyısından. Ruh desen, masaya dökülmüş ve çoğalan acıları seyredip azalıyordu günden güne.

Uyardım, uyan dedim kaç defa.
Duymadı beni… ya da duymak istemedi.

Bile bile kaldı ateşin içinde. Bile bile sevmeye devam etti “O”nu. Vazgeçmedi tek kişilik hayalinden. Bekledi, özledi, istedi, söyledi, dinledi… Ama hep tek kişilikti yaptıkları, başka hiç kimse bilmedi.

Sonra bir serseri bir rüzgar geldi gecenin ortasında. Bir yorgan gibi sardı şehri. Savurdu her şeyi o yana, bu yana. Ben bile dayanamadım uğultusuna, bilmediğim kuytulara kaçtım. Aç-susuz iki gün-üç gece bekledim kıyametin bitmesini.

Gün doğunca, ortalık durulunca uyandım korkumdan.
ve anladım şehrin bir kişi eksik olduğunu,
ve büyük bir hayalin sahipsiz kaldığını….

Şimdi sen uyu Sevgilim…
Ben yanındayım. Hemen yanıbaşında…
Öylece seyrediyorum seni. Öylece tutuyorum ellerinden.

Hem ellerin sıcacık şimdi.
Biraz terli, belki biraz korkak.
Ama sen korkma, ben yanındayım.

Uyu şimdi rahat rahat…
Gir hep düşlediğin rüyalara bu gece. Huzur dolu alemlerde gezin. Geç özlenen yollardan, saklı duygulara dokun. Hatta mutlu biten hikayeler yaz bizim için. Öyle çok yaz ki; kalemin harfleri korkutan anıları silsin geçmişten. Silinsin aklının karanlık izleri bi’gecede. Öyle hızlı yaz ki; hemen sabah olsun, tam olsun vuslat.

Hadi sen uyu şimdi.
Bak ben yanındayım artık. Hem de yanıbaşında.
Öylece seviyorum seni. Öylece tutuyorum ellerinden.
Öylece…

Yüksek bir yerden uyuyan şehri izlemek gibi birşey seni sevmek.
Sessiz ve sakin…

Tutup atmak yüreğini bulutlara belki. Sonra uçmak bir kuş özgürlüğünde, delice…
Gitmek uzak diyarlara, göç etmek eskiden. Konmak ürkek gönlüne köşe bucak, içinde kalmak. Anlatmak diline geleni, senden dinlemek. Uyumak geceye, güne uyanmak. Yüzünü görmek güneşin ilk ışığında, baharı seyretmek. Aşkın en yalın halinde sessiz şarkılar söylemek sanki. Sonra yürümek seninle, menzili uzun yollar gitmek. Yorulmak yanında, terlemek hatta. Yıkanmak hislerin en güzelinde, durulanmak. Zaman geçsin, zaman böyle bitsin istemek bazen.

***

Yüksek bir yerden boşluğa kendini bırakmak gibi bir şey seni sevmek.
Hazzın eşiğinde vermek canı, belki cenneti almak. Sessiz ve sakin…
ses-siz-ve-sa-kin…

Sen giderken başladı sana özlemim.

Daha o dar yokuşun ucunda renklerin azalırken, diğer ucunda benim bağrım yandı. Öyle yandı ki; acı gözyaşlarımı bile susturdu, konuşmadı kirpiklerim. Öyle yandı ki; sokaklar soğudu ardından. Bana yetim kaldırımları bırakıp gitmek kaldı.

Döndüm dört duvar arasına gecenin yarısı. Dört kere yemin ettim Allah’a “onu bana kavuştur” diye. Tam dört kere hatırladım son bakışını… Ahdim seni sevmekti ya, “imtihanım özlemek olsun” dedim kendime defalarca. Sonra direndim emanetin sevgime ve sarmaşık özlemine.

Gün oldu bekledim yol haberin gelir diye. Gece oldu bekledim. Ama ne bir ses yükseldi kapımdan, ne de bir kuş kondu pencereme. Ben sadece bekledim. Sabrın ızdırapla daha hızlı tükenebildiğine şahit oldum o saatlerde. Özlemenin bir eşikten sonra nefes alamamak olduğunu anladım. Yalnızlığın insafsız yüzüyle tanıştım. Ama düşmedim uçurumdan. “O gelecek” dedim, verdiğin sözle tutundum sayılı günlere. Takvimlere ismini yazdım, duvarlara resmini çizdim. Bulutlarda yüzünü gördüm hatta.

Derken alıştım seni özlemeye…
Gözümü kapatıp odanın bir köşesinde beni gözlediğini düşünmeye…
Avuçlarımın arasında terleyen ellerini hayal etmeye,
ve sana dair bir çok şeye alıştım.

Şimdi bize gelsen ne güzel olurdu.
Elinde yemekten bıkmadığım tatlı, üzerinde en sevdiğim mavi elbisen ve yüzünde beni yaşatan gülüşün…

Geçsek salona, her sahnesini ezberlediğimiz filmi izlesek tatlımızı kaşıklarken. Sonra sıkılsak film bitmeden, yalancı hayatlardan uzaklaşsak. Girsek bir uzun gerçek rüyaya. Kalsak orada birbirimize, sarılsak umuda. Sarılsak, öylece kalsak. Sevsek bu hali, ayrılmasak. Bitmese rüya ve biz uyanmasak…

Ne güzel olurdu şimdi bize gelsen…

Siyah günü beyaz bir geceye bağladık bu akşam.
Susturduk tüm kuşları tek sesimizle. Tek işaretimizle uyuttuk çocukları. Sadece biz konuştuk, onlar dinledi. Biz konuştuk, onlar izledi sessizce.

Siyah bir günü beyaz geceye bağladık bu akşam.
Unuttuk geçmişi, geleceği ve arada kalan endişeyi. Bıraktık geride herşeyi,  herkesin bileceği.

…ve doğmadı güneş bir daha, gitmedi üzerimizden,
bitmedi bu akşam..

Ağır bir romandı yokluğun.
Usul usul sinmişti ruhuma…
Vakit erkendi, çoktu. Geçmek bilmiyordu zaman…
Izdırap muzaffer edasıyla dolanıyordu içimde.
Üzerinde durduğum toprak bile kana doymuştu.

Bir tek eskimiş gözyaşılarımın ıslak izleri kalmıştı yüzümde.
Gözümde zulmet üstüne zulmet…
Hayat ise manasız harflerin acı manalarla buluştuğu cümlelerle doluydu.
Hep kötü sesler, insafsız fısıltılar geliyordu kulağıma.

Ne zaman kalksam yerimden, seni arasam, kayboluyordum.
Tellere, dikenlere takılıyordu ruhum. Bedenim akbabalara yem oluyordu. Bilerek ve giderek azalıyordum. Giderek daha çok istiyordum ölümü.
Her gün aynı dua içinde tükenip bitiyordum.

Geri dönülmez bir yokluğa teslim olduğum bir karanlık andı seni gördüğüm. Tanıdık olmayan hislerle terlemişti ruhum. Sonra güneş doğmuştu batıdan, herşey rengine kavuşmuştu. Ben sana kavuşmuştum. Tüm çirkin renkler silinmişti gözümden, anılarımdan acıtan hatıralar gitmişti bir anda.

Ve ellerime dokundun o an.
Kanayan, yaralı ve geçmişin kirli izlerini saklayan ellerime…
Yüzüme bakıp, bizden önce yazılmış kaderime ağladın ve okumaya başladın geleceği gözlerimde. Anladım ve sustum cümlelerinin bitmesini. Her sözünde çoğaldı mutluluğum, her sesinde bir adım yükseldim göğe. Dünyanın en güzel lâfzını işitene kadar çıktım arşa doğru ve “Seni seviyorum” dediğin an yıkıldı benliğim, gururum yok oldu. Alaşağı düştüm yerin sana en yakın yüzüne.

Bıraktım ellerine kaderimi ve ellerine sarıldım umutla. “Beni bırakma” diye yalvardım içimde. Duymuş gibi baktın yüzüme, öptün gözlerimden. İşte o an ağladım ilk defa. Sanki kuruyan göz pınarlarım yeşerdi, kalbimde filizlenen ümitlerle birlikte. O an ilk defa mutluluktan ağladım.
Her damlasında “seni seviyorum” diye haykırdım. Süzüldüm yüzümden sessizce, düştüm kalbine.
“Seni seviyorum” diye diye…

Kıvrılan siyah saçların dolanır kalbime sen uyurken. Ellerim ısınır yüzünde, avuçlarım yanar dokunduğum an…

…ve kar yağar sokaklara, kapanır tüm yollar. Buz tutar gece, bembeyaz olur, aydınlanır odam. Bir eski lamba, bir kırık kanepe saklar seni. Şikayet etmem, hiç üzülmem… Gül yüzünle şenlenen kaderimin gölgesinde beklerim uyanmanı ve adımı söylemeni en çok.

Ama sen uyurken susar herşey. Kalan sesler nefesinde çoğalır, huzur dolar kitaplardaki gizli cümleler, birazı üzerime bulanır. Bir de adın yazılır renkli duvarlara. Kah aşk olur izlerin, kah mesut ölüm. Okurum usanmadan.

Sanki herşey seni tanımlar sabaha kadar, herkes senden bahseder. Tarih bile an olur yanında. Silinir öncesi tüm yaşananlar, unutulur. Gelecek desen, o hep muamma. Şimdiki zamanda kalır varlığın, an seninle çoğalır.

Bir ben kalırım yanında, bitmeyen anı yaşarım,
…sen uyurken…

Ben tam vazgeçmişken tuttun ellerimden…

Soğuktu hava, ayazdı. Yağmur inat etmişti sanki, yağmıyordu bir damla bile. Hüzün ise sicim sicim sinmişti dar sokaklara ve ben yollarda ızdırap topluyordum tek başıma. Hayat tüm iyimserliğini yitirmiş gibi yaşanırken, alışılan sessizliğin ortasında gördüm seni. Aynalardan aşina olduğum o vaz-geçmiş yüzünü hemen tanıdım. Kir pas içindeydin, toz bulanıktı üstün başın. Korkarak yanaştım, baktım gözlerine ve yüzünde aynı korkuyu gördüm. Sanki aynada kendini ilk defa görmüş gibi baktın gözlerime. Gözlerinin içindeki saf çocuk sustu önce, sonra içimdeki çocukla konuşmaya başladı. Biz senle kötülük söyledik, onlar iyilik dilendi. Biz şikayet ettik, onlar umutla beslendi. Saatler geceleri kovaladı böyle, gün dakikaları. Biz ufaldık, çocuklar büyüdü. Öyle geçti ki zaman; aktı geçti içimizden ve buluşturdu ellerimizi bilmediğimiz bir mekanda. Bildiğimiz şarkıları bile unuttuk o an. Bildiğimiz herşeyi unuttuk… Ellerimizle tutunduk umuda ve kalktık vazgeçtiğimiz yerden, doğrulduk.

Adım adım üzerimize çöküyor kayıp sevdâ…
…ve ağırlığınca his çoğalıyor gözlerimizde…

Eller tende buluşunca ağlıyor aydınlık. Varlık çekiliyor ıssız bir köşeye, sessizce tarafını belli ediyor. Herşey bize karşı, herşey güne inat büyüyor kendi içinde.

Oysa biz tek sebebimiz için yollardayız. Sevgiyle ilerliyoruz ortak umudun tariflediği menzile…
…ve henüz verilmemiş sözlerin hatırına üşüyor kalbimiz. Titriyor ürkek kafesinde günlerce, gecelerce. Bazen gözgöze geliyoruz. Yağmur duâsına çıkmış gibi susup, kuruyor dudaklarımız. Bildiklerimizin tükendiği o anda sebepler de sükût ediyor ve kapanıyor tüm gözler, tüm rüyalar söyleniyor. Yalan da olsa hayaller cisme bürünüyor o kısa an içinde. Ardından geçmişe gülümsüyoruz eşzamanlı ve kader hep bir adım ötede bizi beklerken ruhlarımız soruşuyor. Tek cevabı reddediyor yarım aklımız, firâr ediyor bedeninden. Biz korkuyoruz kalanların ortasında. Sevmekten vazgeçmekten, yorulmaktan, geri dönmekten ve yolda kaybolmaktan korkuyoruz. En kötüsü de yeniden “ben” olmaktan korkuyoruz.

Ecelsiz ayrılıkların ızdırâbı hakkında anlatılmış hikâyeler düşüyor yâdımıza. Abelard’ın imkansız Heloise uğruna çektiği acılar, Freud’un Martha’sına gününü eksik etmeden yazdığı özlem dolu dipsiz mektuplar ve Beethoven’ın bir sır gibi sakladığı Ölümsüz Sevgili’sine dair mezara kadar yüklendiği çaresizliği…

Hatıralar kesit kesit geçerken önümüzden, tekrar buluşuyor gözlerimiz ve daha büyük cümleler kuruluyor “biz” tarafında. O hâl içinde başlıyor ruhlarımız sevişmeye. Bedenlerimiz toprağın altına girmek endişesinden bertaraf  sanki. Ateş rengini giyinip “Aşk” oluyor o anlarda, hücrelerimiz bile yanıyor sitemsiz. Hayatın bir keşiften ibâret olduğunu anlıyoruz o ulvî şehvetin merkezinde ve istemekten başka çaremiz olmadığını. Yaşamanın özünün “Sevmek” demek olduğunu öğreniyoruz…
Bir nokta gibi… beklenen an ve menzilde

Gel…
Gel ama dokunma ruhuma.
Hissettirme varlığını, uzaktan sev beni.
Öyle ki; hep sessiz olsun gülüşlerin
Bakma gözlerimin içine bir üveyik gibi,
azalmasın düşlerin,…
isimlerin…

Kal…
Ben bilmesem de dur dünyamda
Tut elimden farkettirmeden
Zor anlarımda azalt çaresizliğimi
Beklentisiz izlerin çoğalsın içimde,
ve avuçlarımda ısınsın ellerin.
Ellerim bilmese bile…

Gel…
Habersiz bir saatte gel
Geceden sonra günden önce,
gir o tek açık kapıdan
Kal…
Hislerimin kör noktasında,
Kıpırdama, kal öylece…

Sonraki Sayfa »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 34 takipçiye katılın