Hüzün


Daha dün gelmişti grip aşısı için bir mesaj. Ne arada derede yakalandım anlamadım. Tek hatırladığım akşama doğru akan burnum ve sonrasında aldığım Tylolhot. Sonrasında sahur için kaldırıldığımı hatırlıyorum. Hala burnum akıyordu. Ama günlerdir ilk defa uykumu almanın sevinci vardı biraz.

***

Haberleri okuyorum öğlen yemeğe çıkmamadan istifade. Daha doğrusu köşe yazılarını. Erdoğan & Doğan atışmasını ve satılık yazarların düellosunu. Komik hatta acınası sanki. En çok da şu Ahmet Hakan’a üzülüyorum. Yazık adama, hiç bir yere yaranamadı gitti. Kimlik bunalımını atlatamadan çevre bunalımı içinde debelenip duruyor. İslami çizgisinden kaymak bi yana, iyice edebi de elden bırakmış durumda. Sanırım paranın sıcak yüzü kendini göstermiş Ahmet Hakan’a biraz.

Böyle yerdiğime bakmayın. Aynı makam mansıb bana sunulsa belki ben çok daha Fatih Çekirge olurdum. Daha coşar, daha bir sert savunurdum patronumu. Çok şükür Allah beni bu kadarıyla sınıyor şimdilik. Kendi dünyamda, kendi ekonomimle, kendi iç mahkemelerimle, kendim işçi, kendim patron geçiyor hayat imtihanım.

***

Bazen keşke Radikal’den Perihan Mağden gibi etkili bir köşem olsa  da benzer fütursuz bir üslupla düşündüklerimi paylaşsam dediğim oluyor. Sanırım korkmadan çekinmeden söylemek istediğim çok fazla şey var içimde. Geçmişimden gelen kısıtlarında etkisi ile gerçek hayatta bile fikirlerimi çok rahat ifade edebildiğimi söyleyemem. Kendim ve ailem için böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Yani benim Perihan Mağden’e göre çok daha fazla kişiye ya da kuruma ‘eyvallah’ım var sanırım.

Aslında bu kadın hakkında fikirlerim de çok sabit sayılmaz. Önceleri yaptıklarını marjinal olma kaygısından mürekkep megalomanlığına veriyordum. Ama bu ara güzel düşündüğünü düşünüyorum.

Yine de aşırı anti-militarist fikirlerinin yakın bir zamanda başına pis işler açacağına eminim.

***

Yakın zaman önce bir yakınım ciddi bir ameliyat geçirdi. Çok şükür durumu iyi şuanda ama ameliyat öncesi son dönemde okuduğumuz izlediğimiz garip haberlerden sonra oldukça korku içinde idik tüm aile. Sonuçta basit bir işlem için o masaya yatıp bir daha kalkamayanından, hiç rahatsızlık duymadığı bir organı yanlışlıkla alınanlara kadar bir yığın haber görmüşken rahat olmak ve kendini Türk Hekimlerine emanet etmek zor.

Operasyon öncesi ve sonrası  epey bir koşuşturdum. Bu koşuşturmalardan şunu gördüm. Eğer paran yoksa öl kardeşim. Durum gerçekten çok vahim dostlar. Sağlık sektörü, hipokrat yeminli doktorlar dahil herkes için acımasız bir kazanç kapısı olmuş durumda. Devlet hastanesinde bile bu böyle. Ne diyeyim. Allah düşürmesin…

Ailesine bakmakla hükümlü
mendil satan çocuk…
Soğuk, yabancı sokakların tanıdık bildik yüzü
Yağmurların mevsimsiz yıkadığı ince ruhu
Ve uzaktaki elin okşadığı kızarmış yanağı
Küçük umutları beyaz gemilere işlenmiş,
‘Ne verirsen’ diye açık denizlere bırakılan…

***

Geriye kalanıyla öğrenmiş mutlu olmayı
Ve gülümsemeyi aynı kabta çarpışırken hayat

***

Bacak kadar boyuyla
hayata kafa tutan çocuk…
Ürkek bakışlarında hüzün, sesinde merhamet dileği
Yırtık ayakkabısından çıkmış yaralı parmakları
Gizlemiş erken tanıdığı gerçekleri

Orada masanın üstünde bir resim
İkimiz denize karşı durmuşuz Üsküdar’da
Saçlarımızın üzerinde martılar
Gözlerimizde acemi bir aşk, biraz umut
Ve tuhaf ve çocuksu bir mutluluk
Senin sırtında sarı yağmurluğun
Kadıköy’de ucuzluktan almışız
Bende o siyah kazak
Hani bir kedi gibi sokulduğun
Şubat ve yağmur yağıyormuş meğerse
Islatan her tarafımızı
Orada masanın üzerinde bir resim
Yak, bitsin

Yak hepsini. Geriye izler kalmasın o mutluluktan. Ne Adalar’dan gecikmiş vapur. Ne yağmur yalancısı akşamcı bulutlar. Ne de uykusu gelmiş yolcu resimleri. Diz-dize omuz-omuza.

Orada kapının arkasında bir yazı
Seviyoruz yazmışız birlikte
Harfler nasıl da titremiş meğer ellerimizde
Bir Pazartesi akşamı ben eve dönünce
Tutup öyle yazmışız nereden estiyse
Hep gülüşün, hep sıcaklığın sinmiş harflere
Ne yaptığın çorbanın ne pilavın tadı
Sobayı yakmayı unutmuşuz ne gam
Senin çiğdemler açmış yüzünde sıcaklığın
Orada kapının arkasında bir yazı
Sil, bitsin

Sil kapılardan, duvarlardan, zihinlerden sevgi sözcüğünü. Elvedaları ‘seni seviyorum’larla kirletmiş zaman. Sil ki; asfalt yollara aşina gözyaşları akmasın karşılıksız. Aşınsın kapılardaki parmak izleri tuzunun lekesinde.

Orada sehpanın üzerinde iki bardak
Senin demlediğin çayı içmişiz birlikte
Nasıl da dalgamızı geçmişiz dünyanın bütün dertleriyle
Umudu sürmüşüz ortaya
Kocaman yüreklerimizi bilemiş onca kahıra
Bir masalmış, bir yalanmış gibi korkmuşuz
Sıkı sıkıya yaslanmışız bahtımızın kara yıldızına
Ben tek sen üç şeker atmışım filiz çayımıza
Sonra açıp perdeyi gök yüzünden bir dilek tutmuşuz
Mehtap gülümsemiş deliyürek çocukluğumuza
Orada, sehpanın üstünde iki bardak
Kır, bitsin

Aynı tastan içmenin, aynı kabtan yemenin lezzetini unut. Ekmeğin ısırılmış kısmından bir parçaya hasret kal. Bir demli çayın öyküsünde tekil bakışların kaybolsun. Kalmasın acı hatıraları bozulmuş sözlerin. Acıtmasın o cam kırıkları yorgun dudakları daha fazla.

Orada odaya saçılmış küçük hatıralar
Ne yana dönsem senden bir parça bir şey
Belki minik kızgınlığın, belki bir gülüşün uluorta
Böreğin altını yakışın,
Düğmemi dikerken iğneyi eline batırışın
Ve saçların, kan gülleri taktığın
Beni mahpus bıraktığın saçların
Ne yana dönsem bir parça bir şey senden
Hep o kanepede oturmuşluğun
Şu senin yastığın, şu eşarbın
İşte şu bir Haziran akşamı gitmek için ayaklanışın
Ne yana dönsem bir parça bir şey senden
Orada, odaya saçılmış küçük hatıralar
Git, bitsin

Git, bitsin; bitebilirse tenine sinmiş elemler. Baktıkça gök-bulut-ay-güneş-toprak-su gibi hatırlatan anılarından geriye kalan. Bekleten ve bekleyen.

Orada ayaklarının dibinde bir adam
Adam bütün adamlığını dökmüş önüne
Böyle kaç gün yana kaç gece ayaklarının dibinde
Öyle kolay mı öyle kolay gitmek
Her şeyi bu İstanbul’u, o sevdiğin adaların kokusunu
Mısır Çarşısı’nı, Eminönü’nün balık ekmeğini
Beyoğlu’nun sinema salonlarını
Birlikte beklediğimiz
Yirmisekiz numarayı unutmak öyle kolay mı
Öyle kolay
Orada ayaklarının dibinde bir adam
Kov, gitsin

Kovulduğun yerde yitsin herşey. En sevdiğin mekanlardan bir mezar seç kendine. ‘Şurası’ diye başlayan anıları tazelemekten yorul. Kov hafızanın beyaz kirlerini güneşten çığlıklarda. Ve sakın geçme aynı duraktan. Bekleme aynı yolcuyu bi’daha.

Orada, çekmecede altıotuzbeş bir silah
Babadan kalma
Hani bir bayramda saydırmışız havaya
Sen biraz ürkek sokulmuşun omzuma
Kuşlar havalanmış,
Bütün güvercinleri İstanbul’un
Giderken galiba bir beni bir de bunu unutmuşsun
Orada altıotuzbeş bir silah
Ve burada zaten öldürdüğün bir yürek
Vur, bitsin

Vur, acımadan. Bitsin dinmeyen bu acı. Sonra düşün o insanları. Onlar ki aslında yoktular, hiç olmadılar belki de.

Şimdi zaman İstanbul. Bi’de hâkiki dost martılar. Git hemen yalnızlık varken. Simidinden ufak kurşunlar yap, saç göğün göğsüne takır takır. Elbet yakalar denize düşmeden beyazın kuşları. Beyaz anıları…

Şimdi…
Yak, bitsin…
Sil, bitsin…
Kır, bitsin…
Git, bitsin…
Kov, bitsin…
Vur, bitsin…

(şiir: ibrahim sadri)

Ağdığın yüz ve edilgen ruh
Aynı pencereden bakar dünyaya
Aynı gemide yol alır farkında olmadan
Yüklendikçe azalır tesiri kendine
Arıtılmış gölgeler gibi korkmadan
Ve bir zaman içinde…

Bazen gecenin bağrında
Titrek mum ışığı bile üşür
Berişirken en sade sözcükler
O yolun içinde eskinir mânâ
O karanlık yolda söylenir
En yağız türküler bile…

Umut kadar acı veren bir şey var mıdır bilmem?

Umudumun olmadığı yani aslında içimde bir tohum gibi saklı kaldığı günlerimi özlüyorum. Kalbimin incindiği bir anım dahi olmamıştı onca zaman. Ne vakit o tohum yeşerecek bir iklim buldu, o zaman herşey ters yüz oldu benim için. İçim hiç tanıdık olmayan hislerin istilasına uğradı bir süre. Onları yadsımadığım günlere erişince de, anlamsız bir sızı yerleşti tam ortasına böğrümün. İki kat olmuş ruhum mütemadiyen beni yere çekerken, ben hâlâ yeşeren ümitlerle bakınıyorum çevreme. Elimi uzattıkça yanıyor parmaklarım. Önemsememiyorum. Zaman şimdiki zaman. Artık içimde olanı da dışımda kalanı da bilmiyorum. Geniş bir mezat sanki dünya, fii-li geçmiş çekimli sanki, kendimden gidemiyorum. Titremek nafile, yetmiyor, kendime de gelemiyorum. Ne yapsam, ne etsem; bir türlü o düzlüğe çıkamıyorum.

***

Serde geceden bir uçurumda bırakmak var hisleri.

Gün ağrınca boynum bükülür, dalarım uzaklara, gönlüm sıkılır

Sıkılır içimde kalanlar, bükülür gün her vaktinde. Ve böyle zamanlarda dalarım geçmişin tozlu raflarına uzun uzun. Her anında saflığın olduğu, riyadan uzak zamanlara. Derken kabarır yüreğim, taşar kafesinden.

Bilirsin Mona; aslında içimdeki gizlidir, dışıma yansımaz. Bilirsin sen de; büyüktür kalbe doğan Şems, vefalıdır. Etten, kemikten, arızalardan uzak, sevdalıdır. Sen yürürsün, o koşar. Sen gidersin, o bekler. Yıllar geçer, insanlar geçer hayatından ama o gitmez. Kalır tahtında en sevdiği dünyasının. Tek ve sadece seni ister beklentisiz. Her gün ışıldar gönlüne, baktığında görebilesin diye. Her gün doğar içine hiç istemesen bile. Sonra büyür, büyür, büyür; taşar kalbinden bedenine. Taşar; sevgi olur, aşk olur her hücrende. O vakit, o Şems ki; sen olur yine senden içre.
Bilirsin Mona insanları. İnsanlar bilmezler sevme sanatını ki; sevmezler bilmeyi de. Sen bilirsin sadece. Anlatamazsın bazen, dili tutulur sözcüklerin. Ahh… Alıngandır sözcükler, küserler manalara. O yüzden hep…

Sorma ne haldeyim, sorma kederdeyim, sorma yangınlardayım
zaman zaman
Sorma utanırım, sorma söyleyemem, sorma nöbetlerdeyim
başım duman

Başım kar-boran. Aklım boşlukta. Bir böbrek sancısı gibi çaresiz, bir kurşun yarası gibi içten içe, bir ölüm kadar özlem dolu. Sorma işte Mona ‘neden’ diye. Görüyorsun sen de, çaresizliğimi. Şu nasır bağlamış acziyet nöbetlerimi.

Hep o Şems terkedince-unutulunca- oldu olanlar. Hep ‘O’ gidince başladı bu yangın. Oysa ne de güzeldi onunla imtihan. Ne de güzeldi alıkoyuşu hayatın kirinden pasağından. Ahh, Mona… Gitti işte unutulduğu vakit. Gönlüm bir faniye meyledince beni bıraktı. Derken değişti nikab-ı dünya ‘O’nun yokluğunda. Derken ateşin en kor halinden neşet günahlar sardı etrafımı. Ben geçici lezzetlerin eleminde kavruldum zamanlarca. Ama yine de kızmadım gidişine. İntizar ne haddime, sadece sessiz feryatlarla dağladım ‘O’na susayan gönlümü. ‘O’ ise gitti. Ya da sönmüştü belki de unutulmanın acısında, gitmemişti. Can vermişti ta en içimde. Belki de ismimi sayıklamıştı son nefesinde. Kim bilir; belki de…

Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş
Kor kor alevler yanıyor içimde
Aşkı beni kül ediyor…

Aklıma gelince her zerremle cehennem oluyorum; içimde dünyalara yetecek kızıl alevler. Cüceler aleminde zararsız bir dev gibi çekiliyorum inime o vakit. Karanlığın en dibinde kalbimi yokluyorum. Belki dönmüştür, gelmiştir diye. Bazen bir ışık görüyorum ümitle karışık. ‘O’ mu diyorum kendi kendime. Heyhat… Yalancı dünya, yanılıyorum. Anlayınca yine kendime küsüyorum. Ateşin rengi bile sönüyor o vakit.

Ahh, Mona. Hikaye uzundur, kelimeler ağır. Ama, yeter…
Saate bak, sabah olmakta. Hadi uyan da turnalar girsin senin dünyana. Bakma n’olur tuhaf tuhaf göğe bu kadar. İncinmesin doğan güneş. Sonra o da küsmesin. Gitmesin…

Kalk hadi, Mona…
O küçük ellerin ayakların ne de güzel.
Yürü de görsün dünya…

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme artık neye yarar…

Neye yarar varlığın, ben yine kendime sıkışmışken. Hani demiştim ya ‘sen yanımdayken, kendimi güvende hissediyorum’ diye. Sanırım yaşayarak ispatlamam gerekiyormuş o basit cümlenin bu kadar anlam taşırlığını. Oldu işte, aynen dediğim oldu. Bir vahşi ormana düştüm boşluğunda; herkes bir parçamı alıp, götürdü benden habersiz. Şimdi yeni bakıyorum kendime, yaralarıma. Bir küçücük kalpten gayrı nem kaldı diye. Nem kaldı ait olan.

Neye yarar ki; giden gidiyor, ‘dur’ desen durmuyor zaman. ‘Geri dön’ desen hepten ketum. Neye yarar artık; kalp incinmiş, gözler kurumuş. Yalnızlık dört koldan ruhu sarmalamış, kanını emiyor. Cılız umutları bastıran yeis bedeni dibe çekmekte ağır ağır. Yani tükenmekte ömür sahibiyle birlikte. Neye yarar artık; başa dönmek, tüm başlar yıkılmışken.
***
Gelme asla istemem seni.
İstemem gelmeni…

Yoktun…

…Yoktum

Yoksun…

…Yokum

Bu kez anladım
Kuru dallardan yapma
Bi köprüden geçiyorum

Ben ordaydım
Erbabı yalnızları
Yutan kentler biliyorum

Bu kez anladım
Hüzünlerden bozma
Mutluluklar yaşıyorum

Ben ordaydım
Acemi aşıkları
Boğan sular biliyorum

Ne müttefik belli
Ne sığınakların yeri

Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün herşeyden halsiz şu kalbim
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim

Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün herşeyden halsiz şu kalbim
Hem suçsuz hem güçsüz hem halsiz…

Hep korkak, hep küskün, hep gözü yaşlı…

Varlığa bürünen kavramlar üzerime gelirken bilerek kaçtım. Tam da zaman kendini tamamlamak üzere iken vazgeçtim herşeyden. Kendi içimde büyüttüğüm tanrıları İbrahimî bir cesaretle birer birer yıkarken yani aklımın sıfır olmaya en yakın anında anladım. Ama geçmiş zaman içinde anlamını yitirmiş ve geri döndürülemez olan şeyleri anlamış olmak artık çok anlamsızdı. Bir kendime baktım önce aynasında, bir de çevreme. Kaybolduğumu farkettim. Ve boşluğun tam koynuna düştüm o vakit. Dibi görünmeyen bir dünya. Ne yana baksam ateş, ne yana dönsem hüzün olmuştu. Ne varlık içinde vücuda erişmek istiyordum artık, ne de yokluk içinde küfre bulaşmak. Sadece kaybolmayı kabullendim.

Ve…

Bu kez anladım
Kartonlardan yapma
Siperlere pusuyorum

Ben ordaydım
Huzurlu zamanları
Yıkan sorular biliyorum

Ne müttefik belli
Ne sığınakların yeri

Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün herşeyden halsiz şu kalbim
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim

Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim
Vazgeçtim bugün herşeyden halsiz şu kalbim
Hem suçsuz hem güçsüz hem halsiz…

Hep giden, hep üzgün, hep pişman…

Geçmişe ait izler kaldı bir tek. ‘Oradaydım; gördüm ve yaşadım’ desem bile hiçbir kanıt yok elimde.

Zaman şimdi geri akmakta. Döngünün en başına çekilmekte sular. Cehennem ateşini daha bi’ yakmakta, herşeye inat. Ben ise sonu olmayan ipin ucuna bağlı bir köle gibi evrende yüzüyorum herkesten habersiz. Sahibimi bilmeden azad edileceğim günü sabırla bekliyorum.

Bugün ne yapayım diye düşünürken; şehir dışından bir arkadaşım aradı. Ankara’da olduğunu ama kısa vakti olduğunu ve görüşmek istediğini söyleyince, özlem gidermek için hızla giyindim ve attım kendimi dışarı. İlk durdurduğum dolmuşa atladım. Ayakta Kızılay’a doğru ilerlerken tam Jandarma Genel Komutanlığı’nın ordan ışıklara aldırmadan hızla gelen bir araba bize çarptı. Tam benim bulunduğum yerden çarpan araçla beraber sürüklenmeye ve yan dönmeye başladık. Araba o momentumla biz durduktan sonra da savrularak, Genelkurmay Başkanlığı’nın kapısına kadar sürüklendi. Minibüste bulunan ufak bir çocuk ve oturan tüm yolcular bir tarafa dağılmıştı. Sanırım en sağlam ve az etkilenmiş gözüken bendim. Ama benim de ellerim titriyordu. Yerden kaldırdığım çocuğun ‘yok bişey’ diye yanağını okşayarak teskin ettikten sonra kendimi dışarı atıp arabanın şoför mahaline sıkışan genç arkadaşa bakmak istedim. Ama minibüsün kapısı açılmıyordu. Bir gayretle çıktım. Ben çıkana kadar trafik polisi ve bazı duyarlı vatandaşlar arabanın başına doluşmuştu bile. Sıkışan çocuk hiç iyi görünmüyordu ama o kalabalıkta benim de yardım etmek istemem daha çok zarar verir düşüncesiyle olay mahallinden uzaklaşıp, beklettiğim arkadaşıma doğru hızla yürüdüm. O kısa mesafede bu aralar başıma gelen kazalar geldi aklıma. Uçakta türbülansa girdiğimizde yaşadığımız heyecan ve benim gülümseyecek kadar rahatlığım ya da İstanbul yolunda önümüzdeki kamyonun arkasından kopan bir parçanın hızla otobüsümüzün ön camını parçalayarak içeri girmesi ve muavin çocuğa saplanması, cam parçacıklarının şoför dahil ön birkaç sıradaki yolcuların gözlerine girmesi ve sonucunda kontrolden çıkışımız ve benim Dr. Jack modunda ilk yardım gayretim ya da bindiğim taksinin en alakasız bir yerde dahi kaza yapması ve benim hiç birşey olmamış gibi ordan uzaklaşmam. Üzerimde garip birşeyler var sanki. Olanlar bana Final Destination filmini hatırlatıyor.

Yok, ölümden korkmuyorum. Hatta bazen arzuluyorum diyebilirim. Zaten anlamsız birşekilde genç öleceğime dair kuvvetli bir hisse sahibim. Ama yine de kısa aralıklarla böyle heyecanlar yaşayınca ‘neler oluyor’ diye sorgulamıyor değilim. Bol bol sadaka vermekte fayda var sanırım.

Bu arada kısa bir süre önce okunan akşam ezanı ile Ramazan ayı başladı. Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennemden azad olan bu mübarek yardımlaşma ve dayanışma ayına hepimizi kavuşturan Allah’a şükürler olsun. Hepimizin Ramazan-ı Şerifi hayırlı olsun.

Alçak uçuş yapan jetlerin sesiyle uyandım. Birinin pilotaj hatasından tam üzerimize düşebileceği korkusu ile yerimden oynamadım. Sonra da bir daha uyku tutmadı. Bir ara saate gitti elim. Ooo… Tekrar prense dönüşeceğim gün ortasını çoktan geçmişti vakit. Şaşırdım ama önemsemedim. Çünkü aklım hâlâ gece beni uyutmayan düşüncelerde idi. Kovulduğum ama kovamadığım düşünceler. “Neden” demiştim kendi kendime. “Neden bu kadar kolay herşey?” diye.

Yine aynı soru değişik versiyonları ile dilimde;
Neden bu kadar yüzeysel herşey?
Neden bu kadar hızlı?
Neden kırılgan?

Soruların ardı arkası kesilmez, masalların da. Ben hızla toparlanıp gerçeklere doğru yol alayım. Yapılacak çok iş var. Görülecek çok mekan. Konuşulacak çok insan.

Zihnimi kontrol edemiyorum. Hafızam kalıcı bellekten verilerle dolu gibi. Ne zaman her hangi bir konuda, herhangi bir plan yapmak istesem, ne zaman yaralarımı sarıp yürümek istesem; hep geçmiş geliyor gözlerimin önüne. Hep o yaşadığım hüzünlerin şimdiye bıraktığı huzur ya da yaşanan sevinçlerin bitmesiyle geriye kalan acı.

Ben geçmişte değil, geçmişle yaşamak istiyorum.
Ben bun dertten tamamen kurtulmak istiyorum?
Yok mudur bir çaresi bunun?

Vakit varken,
Herşey uz(ak)laşırken,
Parçalanmış…
Su gibi,
Hava gibi,
Güneş ve toprak gibi…
İçinden geçen herşey;
İhaneti görmüş zamanla,
Yollarda kalmış.
Ama farkında
Tutsaklığının
Sonra;
Unutulmuş sözler,
Görülmüş rüyalar,
Sevilmiş dünyalar,
Kırılmış kalpler,
Bileği bükülmüş
Geri dönülmez hayatlar,
Herşey yıpratılmış zamanla…

Nazım geçmedi kimseye
Kaybettim elimde olanı da
Zamanla terketti dünya
Bilmeden yürüdüm yollarında

Baktıkça kör oldu gözler
Mezarlar çoğaldı içimde
Kanayan taştan duvarlar,
Her ‘fatiha’sız yad edişte

Geçenlerde aklıma geldi. ‘Acaba’ dedim kendi kendime. Hani her ana ait olan diğer yüzde elli ihtimal gerçekleşse bi’kere. Düşsem bi’yerlerde bi’sebepten. Ama hikayem üçüncü sayfalara düşmese gazetelerde ya da ölümüm boy boy resimlerim eşliğinde acıklı bir müziğin üstüne anlatılmasa televizyonlarda. Yani haberi olmasa sevdiğim insanların ya da beni sevdiğini söyleyenlerin. Bilmeseler öldüğümü bir şekilde. ‘Acaba’ arayıp, sorarlar mı “nasılsın” diye bi’zaman. Telefona çıkan kardeşimin sesine ufak bir ‘hımm’ tereddütünden sonra, öğrenirler mi gerçeği aylar belki yıllar sonrasında. Bi’zaman, bi’yerde, bi’tek başıma işbu sebeplerden hayatımı kaybettiğimi. Öğrenince üzülürler mi olanlara. Akar mı bir damla yaş gözlerinden. Bir ‘keşke’ eder mi ölümüm.

Soruyu net bi’şekilde ‘evet’ diye cevaplamak geldi içimden, ama yapamadım, ne yazık ki. Kimseye sitem olsun diye yazmadım bunları. Sadece aklıma geldi, öylesine.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 34 takipçiye katılın