Hüzün


İsyanda çocukluğum bugün…

Ürperten bir şafak sonrası,
Bir uzayan kızıl güneş doğuşu
Hicranla kanayan şiirler okunurken
O, yalnızlığı beline dolamış
Titrek ve kanlı parmaklarıyla
Göze görünmeyen resimler çiziyor

Sonra bir hüzünlü sis çöküyor güne
Benim bile bilmediğim seslerin buğusu,
Sevdiğim değişken renklere sataşıyor

Hem annemin gözleri değil bu gördüklerim
Düşüncelerim eskisi gibi değil.

Ben kimselere belli etmesem de
Bir sürgünde yüreğim
Nasırlı, fersiz,
Yalnız ve üzgün.
Beklenen ve bekletilen o çocuk gibi
İsyanda ve küskün…

Çok yıllar önce yani kısa şortu sadece sahilde değil sokakta da giydiğim devirlerde civciv beslemiştim. Bazen hemen ölürlerdi bazen de gayet iyi büyürlerdi; horoz olup, kışı bizle görürlerdi. Ama yine civciv beslediğimiz bir yaz, bir fırtına çıktı aniden. Ben balkonda kuşlar zarar görmesin diye içeri almayı düşündüm o küçük aklımla. Balkonun kapısını açmamla kapının kuvvetle duvara çarpılması bir oldu. Aklıma olabilecek en kötü şey geldi, kapının arkasına baktım ve hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak o kötü görüntüyle karşılaştım. Kapıyla duvar arasına sıkışan civcivin tüm barsakları arkasından fışkırmıştı, ama hâlâ ölmemiş, can veriyordu. Onun ölüşünü izledim ve bir daha civciv beslemedim o günden sonra. Sonra kedi maceram oldu. Annem kapıya gelen kedilere bile birşey verip, alıştırmamız konusunda tembihlerdi ama sevdiğimiz bir yakınımızın tatile çıkarken emanet bıraktığı kedisine hayır diyememişti. Fırsattan istifade sahiplendim hayvanı, sevdim. Ama o akıllı kedi sahibinin yokluğunda bir insan gibi eriyip öldü gözlerimizin önünde. Gidip boş bir tarlaya gömüp, tüm akşam ağlamıştım sonrasında. Üniversiteye kadar da hiç hayvan beslemedim. Bu defa üniversitede balık merakı sardı beni. Önce küçük balıklarla başladım işe ama kesmedi, zamanla iri japonlara terfi ettim. Birgün ısıtıcının kendinden patlaması sonucu eve geldiğimde iki yıl boyunca gözüm gibi baktığım koca balıklarımı ölmüş buldum, çöpçü balığı dışında. Ona da gazi madalyası takmadan akvaryumu olan bir arkadaşa verdim. O fasıl da kapandı benim için.

Şimdi ise bu eve taşındıktan beri kardeşimi bir hayvan merakı sardı. Bir ay kadar önce küçük bir akvaryuma 4 japon balığı tıkıştırdı ilkin. Dün de iki civciv almış, getirmiş eve. İlk tepkim “ya neden böyle birşey yaptın? ne gerek vardı” diye hesap sormak oldu, geçmiş kötü anılar aklıma geldiğinden. “Ben bakmam, söyleyeyim en baştan” deyip çıktım işin içinden ama dayanamadım. Bir saat kadar sonra kalkıp baktım, civcivler ne yapıyorlar diye. Birinin hasta olduğunu farkettim. Sabah kalktığımda da ölmüştü zaten, üzüldüm. Hayatta kalanın adını da “Bahrî” koydum. Annem bugün haftasonu için şehirdışına kuzenine gidince, Bahri ve balıklara bakmak bana düştü. Demin kutusunda sıkılmış olduğunu düşünüp elime aldım, balkonda dizimde uyuttum yumuşak tüylerini okşayarak. Sonra ben bilgisayar başına geçtiğimde, o da balıkları görsün diye masaya bıraktım. Bahri, isminin manasına uygun şekilde balıklara pek bir ilgi gösterdi. O onları izlerken ben işlerimi tamamladım. Sonra tekrar sıkılması için kutusuna bıraktım. :)

Bakalım ne kadar yaşayacak bu civciv. Çok merak ediyorum doğrusu.

Bize neler oluyor anlamıyorum.
Ben hayatımın hiçbir döneminde bunca vahşeti birarada görmedim. Sınava yollamadı diye annesini öldüren sabiler, sevgilisinin kafasını koparıp çöpe atanlar, para vermedi diye tüm ailesini katledenler, köy düğününde kadın-çocuk demeden önüne geleni yokedenler, komşusunun cocuğunu öldürüp sobada yakanlar. Erkeğe, turiste, hayvana, dünya barışı için dünyayı turlayanlara, sevgilisine, çocuğunun sevgilisine, hatta çocuğuna tecavüz edenler. Ve daha nice sayamayacağım çirkinlikler süslüyor haber bültenlerini, gazete manşetlerini…

Tüm bunların ekonomik krizin sebep olduğu patlamalar olduğuna pek inanmıyorum ben. Bunların olmasını yani toplumda kaosun ve dejenerasyonun artmasını birilerinin istediğini düşünüyorum. Medyanın ve internetin, bilinçli(?!?) ya da bilinçsizce buna aracılık ettiğini düşünüyorum.

Yıpratılan aile kavramı, yokedilen ahlak ve vicdan, körüklenen bireysel yaşam felsefesi, dizi ve filmlerle özendirilen çarpık hayatlar, ilişkiler ve kişilikler.

Nereden geldik, nereye gidiyoruz biz böyle?
Bu korkular içinde hayattan nasıl zevk alabiliriz. Nasıl güvenebiliriz birbirimize.

Gördüm ki; yağmuru görünce kendine kapanan gelincikler gibisin.

Sustum bu yüzden…

Tüm gelincikler soldu yaz biterken. Bir daha kırlangıçlar gelmez artık. O elma aynı tadı vermeyecek. Güneş doğsa bile eskisi gibi gülmeyecek yetim filizlere, biliyorsun. Derya kabarıp dursa da meltemleri besleyecek gücünü çoktan yitirdi. Belki bir ince is çöker yerin yüzüne. Herkes siyaha boyanır, güzel olan ne varsa gizlenir böylece.

Biliyorsun, biten şeyler var zamanla. Engellenemeden biten birşeyler…

Geçmiş zamanda yaşanmış, bitmiş ama izleri hâlâ silin(e)memiş acılar geliyor aklıma bâzen. Böyle zamanlarda üzerime çöken “neden?, nasıl?” sorularından tevekkül ederek geçtim ama cevapsız kaldıkça içimi kemiren bir kaç soruyu aşamadım hâlâ.

Farkettim ki; insan evrene ve hattâ kendine direnç gösteriyormuş mütemadiyen. Herşeyi istediği gibi görme ve yapma bencilliği içindeymiş. Hem zâten “komutla unutmak” zor işmiş hakîkaten. İnsan bu süreçte epey bocalıyormuş. Türlü yol, yöntemler deniyormuş kendi üzerinde bilinçli ya da bilinçsiz. Bunları yaparken bile türlü imtihanlardan, sıkıntılardan geçiyormuş. Mesela dertlerini aynı şarkıya ya da türküye yükleyip güneşin doğacağı saatlere kadar öylece düz duvara bakıyormuş. Kalabalıklar içinde boğazı düğümlenip yutkunamazken, gözünde biriken bir damla suçsuz yaşı tutamıyormuş. Sonra ardısıra gelen yalnız ortamlara sessiz ağıtlar, feryatlar biriktiriyormuş. Çatlamış elleri sıcaktan değil, ızdırâbtan terliyormuş bunlar olurken. En zoru da ensesinden başlayıp tüm sırtında bir ağrı hissediyormuş bazen, zaman geçtikçe bu acı tüm vücudunu esir alıyormuş, hattâ midesini boğup adamı kusturacak hale getiriyormuş. Fırsattan istifade ayaklar da asi oluyormuş; akıldan çok hislerle hareket etme arzusunda, geriye gidiyormuş insan istemese bile. Gözler, kapandığında hayallerle yaşıyorken gerçeklere körmüş ne yazık ki. Ruh hepsinden daha kaçakmış, her vakit parçalara bölünüp, sahibinden uzak, ayrı diyarlara saçılıyormuş. Yani insan yalnız kalınca çabuk yoruluyormuş. Bunları bilmek için de yaşamak gerekiyormuş. Hattâ bâzen hatırlamak…

Sen gittikten sonra ben de değiştim.

Gülümsemek için sebeplerim o kadar azaldı ki; eskisi kadar gülmüyorum artık. İş arkadaşlarım bile farketti senden sonrasını. “Sana bir haller oldu” dediler, “yok birşey” dedim geçiştirdim. Halbuki içimdeki yangınları bilmiyor onlar. Bilmiyorlar, ben derin ateşlere rağmen neden artık yağmur altında yürümüyorum. Baharda şemsiyesiz gezmiyorum.

Akşam daha çabuk oluyor sensizken. Eve geçiyorum hemen. Bilgisayarı açıp, internete giriyorum biraz. Senin yerini tutmayacak birkaç yeni insan tanıdım, onları dinliyorum içimde kalanları susturarak. Biraz da televizyon izliyorum, ruhumdaki katliamı görmezden gelip. Yani anlayacağın, vaktimi gereksiz işlerde tüketiyorum. Ama erkenden uyuyorum, uzun uzun telefon görüşmelerim yok diye. Sabah daha geç uyanıyorum ve işe hergün geç kalıyorum. Üstelik gidiş yolumu da değiştirdim. Sakin ama uzun bir yol buldum, oradan yürüyorum her gün.

İki ay önce sigaraya başladım yine. Fotoğraf çekmeyi de bıraktım senden hemen sonra. Herşey aynı renk gibi zaten, dikkatimi çekmiyor hiçbir güzellik. Bir tek geçenlerde durakta beklerken, küçük bir çocuk bana bakıp gülümsedi. Eğilip yanaklarından öpmek istedim ama aklıma sen geldin, ağladım kimselere aldırış etmeden. Kaçtım çocuktan, bir sonraki durağa kadar yürüdüm. İşte aralarda bana hâlâ geliyorlar böyle. Ben ise sadece şu tanıştığımız kitabevine gidiyorum o aralarda. Senin hiç sevmediğin türde ve asla okumayacağım kitaplar alıyorum. Kasiyer kız seni soruyor bana, “daha gelmedi” diyorum, o da üzülüyor yokluğuna. Akvaryumdaki balıklar bile öldü sen yokken. Üstelik ilk, senin aldığın o siyah lekeli “cemil” gitti. Şimdi evde benden başka canlı yok, bu kir pasak içinde yaşayan ufak bakterileri ve balkona yuva kurmaya gelen mevsimlik güvercinleri saymazsak. Ev sakin, sessiz genelde. Ben eskisi kadar müzik dinlemiyorum zaten. Aylardır yeni bir albüm bile almadım. Eskileri ise eşe dosta hediye ettim. Bana sevgililer gününde hediye ettiğin cep telefonunu da sattım. Elim her gittiğinde, yüzüme her dokundurduğumda tenini hatırlatıyordu, kalbime batıyordu radyoaktif parçaları. Ucuz ikinci el birşey aldım. Şimdi onla idare ediyorum. Hayatımdaki herşey sadeleşiyor zamanla. Güneşin batışını izlediğimiz o pencerenin perdesi bile hep çekili. Karanlık erken çöküyor odama.

Zamanla herşey değişiyor içimde ve dışımda. Saçlarımı artık diğer yöne tarıyorum. Artık hep çok daha kısalar. Bıyık uzattım bir de. Daha yaşlı görünmek beni rahatsız etmiyor. Çoğalan beyazlar da. Krizi bahane edip, maaşıma zam yapmadılar bu sene. Bunu bile takmıyorum. Hiçbir şeyi takmadığım gibi. Tepkilerimi yitirdim adeta. Ağlayamıyorum bile. Ama böyle iyiyim sanki.
***

Bunları neden sana anlattım bilmiyorum. Ama bilmeni istedim “senden sonra”sını. Belki yarattıklarınla gurur duyarsın, belki de bir ince sızı oluşur o kalın vicdanında. Ama sonuçta hayat ikimiz içinde devam eder, senin istediğin gibi farklı yollarda.

Umarım herşey senin için daha güzel olur. “Senin için de” deme içinden ne olur, benim için nasıl olduğunun bir önemi yok. Çünkü artık anlamı yok.
***

Allah’a emanet ol.
Sevdiğim…

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 34 takipçiye katılın