Bundan 30 yıl sonra altmışlarında bir dede ile ergenliğin ilk yıllarında torunu arasında geçmesini hayal ettiğim bir konuşmadır.
Dede: Yıllar önceydi. Ortam karışıktı. Türkiye 3 askeri darbe atlatmıştı. Yani 3 kere “demokrasi bu ülkeye fazla” denildi. Atatürk’ün kurduğu demokratik Cumhuriyet 3 kere zemininden sarsıldı. Üstelik bunlar Atatürk’ü sevdiğini iddia edenler tarafından yapıldı. Ben 3.nün hemen ardından gözlerimi açtım dünyaya. İnsanların o günlerde yaşadıkları korkuların, çektikleri sıkıntıların hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Yıllar sonra kitaplardan öğrendim o günlerde 17’sinde yok yere asılanları.
Torun: Nasıl yani. 17 yaşında birini mi astılar?
Dede: Evet, astılar. Bir askeri öldürdüğü iddia edildi, ama suçu henüz ispatlanamadan, 18′ine basmadan hayatına son verildi.
Torun: Yani, belki de suçsuzdu.
Dede: Evet, ama bir tek o değildi mağduriyetinin bedeli ölüm olan. Daha yüzlerce genç aynı vatan için kendine göre en doğruyu istediğini düşünürken hayatını kaybetti. Sağcı-solcu, milliyetçi-komünist diye sınıflara ayırdılar ülkeyi. Sonra da sınıflar çatışınca yakadıklarını hapse attılar. İçerde hayatta kalabilenlerin işkence anıları ancak benim gençliğimde kitaplara yazıldı.
Torun: Peki sonra ne oldu. Düzeldi mi herşey?
Dede: Hayır, tam aksine. İşkence tam gaz devam etti. Hele Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları bir bilsen, insanlığından utanırdın. İnsanlar ölümü arzu edecek işkencelere maruz bırakıldılar. Onlarcası öldü, sağ çıkanlar da ya dağa çıktılar, ya da Avrupa’ya kaçtılar. Sonra kimin finanse ettiği belli olmayan bir iç savaş başladı. Adına PKK denilen bir terör örgütü “ezilen Kürt Halklarının haklarını aramak, Doğu ve Güneydoğu’da bir Kürt Devleti kurmak” gayesiyle gerilla savaşına girişti. Karşılıklı hatalar ve bundan nemalanmak isteyenlerin gayreti ile olaylar giderek büyüdü. Onbinlerce insan öldü dağlarda, şehirlerde. Onbinlerce sivil ve asker öldü. Onbinlerce Kürt. Bir taraftan da insanların inançları arasındaki farklılık kullanılarak toplumsal ayrışma körüklendi. Sünni-alevi diye tutuşturdular insanları. Diri diri insanlar yakıldı Sivas’ta. Bir de başörtüsü sorunu vardı.
Torun: Başörtüsü mü?
Dede: Evet, başörtüsü ya da o devirdeki ismiyle Türban. Benim gençliğimde insanlar başörtülü oldukları için sınıflarından, okullarından atıldılar. Laikliğe aykırı oldukları gerekçesiyle kamusal alanlarda çalışmaları hatta bulunmaları yasaklandı.
Torun: Dede, laiklik ne demek ki?
Dede: Ah be kuzum, ben hala bilmiyorum ne olduğunu. Zaten artık ne olduğunu bilmeye de gerek yok. İnsanlar birbirinin hayatını kısıtlamadıkça istedikleri gibi düşünebiliyor, söyleyebiliyor ve yaşayabiliyorlar. O zamanlar düşüncesini ifade edenleri bile içeri atıyorlardı. Mahkemelerde süründürüyorlardı. Herşeyi koruyan bir yasa vardı ama insanı koruyan yasa yoktu. Herşey sistem denilen şeyin devam etmesini sağlıyordu ama sistemin içindeki en önemli unsur “insan” önemsenmiyordu. O zamanlar biz özenirdik Avrupa halklarına, şimdi onların bize özendiği gibi. Yaşam standartları bizden çok üstündü. Avrupa Birliği denilen bir yapılanma vardı, yıllarca o topluluk içinde bulunmayı hayal ettik. Hatta müzakerelere bile başlamıştık ama olmadı. Avrupa’nın diğer ayrımcı yüzü açığa çıktı, oyalandığımızı farkettik.
Torun: Sonra ne yaptınız?
Dede: Sonra anladık ki; muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcut imiş. Yani biz de onlar kadar insanmışız. Bu farkındalıkla önce ezilmiş psikolojimizden sıyrıldık. Okudukça, öğrendikçe, konuştukça birbirimizi anlamaya başladık. Kimseyi yaftalamadık, sevmesek bile saymayı öğrendik. Babalarımızın, dedelerimizin hatalarından dolayı birbirimizi suçlamaktan ve ırkçı söylemlerimizden vazgeçtik. Kendimize ve birbirimize güvenimiz çoğaldı. Geçmişteki kötü anıları bağrımıza gömerek geleceğe baktık hep birlikte. Zor oldu yaşanmış acıları görmezlikten gelmek, ama başardık. Yüzyıllardır aynı topraklarda, aynı havayı soluyan Türk’ü, Kürt’ü, Arab’ı, Laz’ı, Ermeni’si, Rum’u, Roman’ı elele verdik. Halk birlik sağlayınca, bize yakışır liyakatli yöneticiler geldi başımıza. Terörle mücadeleye ayrılan kaynaklar eğitime yönlendirildi. Herkes -dili, dini, inancı ve giyinişi ayırt edilmeden- hayatın her noktasında ülke için bir şeyler yapmaya teşvik edildi. Bir zamanlar hor görülen başörtülü de, Kürt genci de aynı bilinçle bu ülke için çalıştı, çabaladı.
Atatürk’ün ismi değil, ilkeleri benimsenir oldu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” dedik, önce kendi içimizde ve sonra da komşularımızla huzuru sağladık. Biz kapalı kapıları açınca Ermenistan bir yüzyıllık soykırım iddiasını tarihçilerin araştırmasını kabullendi ve 20.yüzyılın başlarında yaşananların karşılıklı hatalardan ibaret acılar olduğu belgelendi. Ayrıca onlar da bugünkü Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki işgalini sonlandırdılar. Yunanistan ile Ege Denizi’nde daimi barışı sağlayacak ortak projeler yaptık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, şimdiki dünya lideri Çin dahil olmak üzere tüm ülkeler tarafından tanındı. Dünyanın bir zamanlar öcü diye gördüğü İran bile, bizden demokrasiyi ve islamın hoşgörüsünü öğrendi. Bizim 2012 Anayasamıza çok benzer bir anayasayı kabul ettiler ve şuanda en iyi bölgedeki en önemli müttefiklerimizden biriler. Aynı şekilde Suriye ve Irak da Türkiye’nin yakınında olmanın telaşındalar.
Torun: Vay be. Sen neler yaşamışsın dedeciğim böyle.
Dede: Evet, anlatınca 3-5 cümle içine sığan bu şeyleri bizzat yaşadım ömrümün şu son 30 yılında. Acı ve tatlı anılar birikti. Kimisi size anlatılır, kimisi anlatılmaz. Ama bu günlere geldiğim için çok mutluyum. Seni böylesine güvenli ve huzurlu bir Türkiye’de büyüttüğüm için Allah’a ne kadar şükretsem az.

11 Kasım 2009 at 20:49
Ben doğmadan 60 yıl önce dedemin bana yazmış olduğu bir mektubu açıklama zamanı geldi.Mektubunda ,23Nisan 1920 de mebus olarak seçilmiş gelmiş Diyarbakır ,Dersim ve Ağrı milletvekillerinden bahsediyor.Mecliste kürsüde söz alıp:” Bu ülke için ölmeye geldik. Geriye memleketimize gitmiyoruz. Burada Ankara da kalacağız.” diyorlardı.
Bu mektup bana çok fazla etkilendiğim bir anımı hatırlattı. Bir şehit cenazesinde bulundum.Şehit annesini anlatmaya gerek yok.Tükenmişliğin bir resmi, zor ayakta. ”Yavrum “ kelimesi ne kadar yürekten çıkıyor ki, onu işiten bütün yürekleri yakıyor,kavuruyor,parçalıyor.O sırada şehidin babası geldi aklıma.Ona döndüm, baktım.Yüreği kan ağlarken ağzından çıkan bazı kelimeler yordu beni.”Vatan sağ olsun,on evladım daha olsa onunu da bu vatan için verirdim.” diyordu.Bu sözlerde yürekten çıkıyordu.Duyanlar vatana sahip olmak, ona sahip çıkmanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyordu.
Kazanılmış ,hak edilmiş olan her zaman değerlidir.Miras tabî ki helal ama baki değildir.Değerine bir değer sen katmamışsan hazinen para değil puldur.Alın teri ve emek varsa, yemek tatlıdır.Evet ,başta şehitlerimiz olmak üzere ,bu vatan için emek vermiş,canını ,kanını hiç düşünmeden bu toprak üzerine döktükçe ,ülkesine değer katmış olan ulu bir ecdadın torunlarıyız.Mirasımız çok değerli ama biz bu değere bir şey katmadık.Bu değeri anlamamız da imkansız.O yüzden bu ülke, hak etmediği bir ülkeye, hatta parçalamak ,bölmek için elinden gelen her şeyi yapmış, nankör bir mirasçının değerini anlayamayacağı kadar çok değerlidir.Bunu ben anlayamam,sen de anlayamazsın.Ecdadının bu ülkeye kattığı değere eş değerde ne verdin?Sadece nankör bir mirasçı,hatta ayrılıklar çıkaran,ayrılıkçı özgürlükler istedikçe ülkesini parçalarken ona değer kattığını düşünen, hak etmediği bir ülkede haksız yaşamayı adet edinmiş insanlarız.
Bu ülke, vatan için ölmeye gelen Diyarbakırlı mebusundur.Bu memleket ,yüreği yanarken vatan sağ olsun diyen şehit babasınındır.Hainin,hain olduğu için değer verilirken,bütün değerleri çiğneyenin vatanı, bu vatan olamaz..Bu durumu şahit olduğu için, “vatan sağ olsun “dediği güne lanet okurken, şehit oğlunun kemiklerinin sızladığını hisseden babanın feryadını kimse görmezlikten gelemez. Pişman olan,dönmek isteyen davet beklemez.Bu bir küskünlükse haksız olan küsemez.Arka arkaya verilen davetlere gelmeme, bir pişmanlığın ifadesi değildir.Özellikle pişmanlık ödüllendirilemez. Olayı lehine çevirmek için,kahramanmış gibi, galibiyet gösterisiyle karşılanmak, hiçbir pişmanlık belirtisi olamaz. Görünen köy kılavuz istemez.Bunlar, nankörü daha da nankör yapar.Bu kadar dar düşünüp, verilen bir ayrıcalıkta bu kadar şımaran insanlara , esaret altında olmadığı halde,ülkenin her vatandaşı gibi her istediğini yapacak durumda olana verilecek olan artı bir ayrıcalık neler yaptırmaz?Bu durumun aksini ,olayı bütün ayrıntılarıyla gören hiçbir insanoğlu inkar edemez.
Evet,sonunda dağdan gelen ,bağdakini kovar.Eğer ki istenen özgürlük 1500 yıllık bir devlet özlemiyse,bu durumu hisseden senin atanı da benim atamı da,kol kola ,koyun koyuna yatan bütün vatan evlatlarını incitemem. Vatanı savunurken öteki olmayan, sırf bazılarının çıkar savaşında hep ezilen, hor görülen öldürülen vatandaşımızın hakkıysa istenen özgürlük,bu özgürlüğü ,bu sorundan nemalananlar da,dağdan inenler de veremez.Bizi bir yapan değerlerimize sahip çıkmak varken,özgürleşmek adına dağdan ineni haklı göstermenin kimseye bir faydası olamaz.Ötekilerin hepsini kucaklamaksa özgürlük,ben onları 60 yıl önceki gibi kucaklamaya,hatta bu vatan için şehit düşüp koyun koyuna uyumaya hazırım.
12 Kasım 2009 at 13:23
Suskun kardeşim mukemmel bir yazı
Müsadeniz varmıdır yazdığınız metni alıp paylaşabilirmiyiz..?
Allah razı olsun tekraren hislerimize tercüman olmuşsunuz tek kelime yorum yapmaya gerek kalmamış velhasıl…
Selam ile…
12 Kasım 2009 at 13:32
Fakat osmanlının isyancılara ne yaptığını nasıl bir şekilde yaklaştığını da okumanızı isterim…
12 Kasım 2009 at 16:36
Tabi paylaşabilirsiniz.
17 Kasım 2009 at 22:57
30 yıl.. (:
Yıl 2009..
Benle hala kızım arasın da geçen konuşmalar:
-Abla sahi sen neden üniversiteye gitmedin.?
-Allah’ın emrinden (tesettür) kul emrine geçiş yapmadım ondan..
Dedemin dedesi Şeyh Şamil’in komutanlarındanmış.. Dedeme dedesi vatan uğruna olan savaşlarını anlatmış.. Dedem de bize anlatırdı.. Biz de tesettür vb. için olan savaşlarımızı mı anlatacağız acaba.. Hep savaş mı anlatabilecek torunlara.. /: