Ruhumu kemiren -geçmişe özlemin tetiklediği- bir konuda içimde büyüttüğüm bir umudum vardı. Bebek gibi kalbimin en güzel, en yumuşak yerinde duruyordu hep. Beşerden yada beşeri emellerden uzaktı, saftı. O ulvî umutla çıkmıştım yola tam iki yıl önce; olmaz adımlar attım, büyük riskleri avuçladım korkmadan, ardında türlü cefalar çektim çok kısa zaman içinde. Maddi manevi bedeller ödedim. Ah etmedim hiç, “şükürler olsun” döküldü hep dilimden. Hem “deli” dediler uzaktan görenler, “garip” dediler, “neden?” diye sordular ama ben sustum. Kimselere söylemedim onu, hep uhrevî kalsın istedim. Zaman geçti; insanlar, mekanlar, şartlar değişti. Fakat umudum kendi vahşi cennetinde, yani o küçücük yüreğimde bekledi beni benimle..

O büyürken iklimler hasret oldu. Ben göğe bakıyordum. En derinimdekileri bildiğim kelimelere dökerek “inşallah” diyordum sabah-akşam. Değişen ruh halime rağmen kapılardaydım yorulmadan, dualarımın -umduğum- neticesini görmek hevesiyle. Aralarda farkettiğim kötü izleri önemsemedim. Özellikle son bir aydır düğün öncesi gelini kapıda bekleyen damat heyecanıyla dolandım. Bir iz, bir ipucu, bir haber yetecekti bayramıma.

Ama olmadı. Bugün o umudum tükendi tamamen. Net sesler, cümleler birer birer duyu organlarımdan geçerken, keskin kılıçlar indi büyüttüğüm bebeğin üzerine. Önce kollarını budadılar yağızımın, sonra gövdesini ikiye böldüler, en son kafası düştü yere. Baktım son bir kez, gülümsüyordu bana al kanlar içinde. Ben o an bayılacak gibi oldum. Kalabalıklar arasında boğazım düğümlendi, nefes alamadım bir süre, yutkunamadım.  “Uzatma dünya sürgünümü” diye dua ettim en Sevgili’ye. Sonra geçtim masama, öylece baktım insanlara “onlar nasıl yaşıyorlar” diye.

Zaman en mahir hekimmiş, güneş kızıl yüzünü gösterirken nefes almaya başladım. Şuurumun yerine geldiği ilk anda bir başka tohum ektim ruhuma, kalan umutlarımın hemen yanıbaşına. Gözümden bir damla yaş aktı o an, süzüldü, döküldü üzerime. Belki ıslatmıştır, yeni ve taze umudu,  bilemem. Ama ruhum yıkandı o bir damla içinde.

Ve şimdi daha iyiyim. Ama Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiiri hâlâ dilimde.

IV

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin, şölenlerin, ayinlerin, yortuların dışında
Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah… Uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili…
En sevgili…
Ey sevgili…
Uzatma dünya sürgünümü benim.

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen, Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım; Salome’nin Belkıs’ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam, öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini
Sevgili…
En sevgili…
Ey sevgili…
Uzatma dünya sürgünümü benim.

Yıllar geçti, saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep Kanlıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili…
En sevgili…
Ey sevgili…
Uzatma dünya sürgünümü benim.

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Sevgili…
En sevgili…
Ey sevgili…
Uzatma dünya sürgünümü benim.

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili…
En sevgili…
Ey sevgili…

Sezai Karakoç