Mayıs 2008


Hala gülüyorum.
Televizyonda “Acun’la kim 500bin istemez ki” yarışmasını seyrediyordum. Reklam arası verdi. Bildik reklamların arasına ilginç bir TTnet reklamı serpiştirilmiş. İzledim. Reklamda 2008 Avrupa Şampiyonası kadrosundaki futbolcuların anneleri, milli üniforma giyen evlatları için duydukları gururlarını mizahi bir uslupla dillendiriyorlar. Yalnız dikkatimi çeken birkaç şey var reklamda;
1.si kadrodan çıkarılan İbrahim Kaş’ın annesinin reklamda varlığı
2.si Mehmet Aurelio ve Colin Kazım’ın annelerinin Türkçe konuşma gayretleri :)
3.sü kaleci Volkan Demirel’in annesinin evladını överken ki ses tonu ve yüz ifadesi :D
4.sü futbolcu annelerinin yarısının başörtülü pardon türbanlı oluşu

Verelim Türkiye’yi sadece analar yönetsin bence. Çoktan aşmışlar onlar bazı şeyleri, çoktan. Zaten bu ülke babalardan bacılardan çok çekti. Çekecekse de analardan çeksin biraz.

Bu arada reklamın yapımcısı Ali Taran’ı tebrik ediyorum. Çok samimi ve cesur içerikli bir reklam filmi olmuş. Malum bunu da polemik malzemesi yapacak zihinler bolca mevcut.

İzlemek isteyenler tıklasın…

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere aitolacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Can Yücel

Gençliğin günden güne kalırken gerilerde
Bir yavru yaratırsan alsın diye yerini,
Dinçken can verirsen o körpe can ilerde
Senden göçen gençliğe varıp yaşatır seni.
Böyle sürecek akıl, güzellik ve başarı;
Yoksa cinnet, yaşlanmak, çürümek var yeraltında:
Hiç kimse düşünmese gelecek kuşakları,
İnsanlık sona erip giderdi üç batında.
Dünya çoğalmak için doğmayanlarla dolu,
Kaknem, kakavan, kaba: kısırlıktan bitsinler;
Yaradan vermiş sana en iyiyi, en bolu,
Bu cömert armağana cömertçe karşılık ver
Seni kendine mühür yapmış, bunu böyle bil:
Sen de eşler yap diye, ölüp git diye değil.

William Shakespeare

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Ahmet Haşim

Her gün bayramdı akıl sahiblerine. O zamanlarda ne çok sevdiğimi bilirdin sen. Ben de ne çok sevildiğimi. Kelimelere sığdıramadığımız güzel şeylerin gölgesinde dikensiz bir hayatı sessizce yudumlardık aynı kaseden. Bir de akşam olurdu ben yorulunca. Her güneş batışında denizden, sahil yolundan lodos toplardım sana, en tazesini seversin diye. Sonra balıkçılar pazarından geçer, biraz istavrit bakardım. Varsa taze taşfırın ekmeği, hani bir de mevsimi gelmemiş meyveler. Ellerim dolu gelirdim yanına. Sen de yüreği dolu gülücüklerle karşılardın daha kapıda. Yemeğe kattığımız sevgimizi ortak bölüşür yerdik. Bir de her yemek sonrası yürürdük ufacık dünyamızda kocaman adımlarla. Sıcak kentin serin akşamlarında. Sonra gece karanlık olur, düşerdi odamıza. Gözlerin yakamoz kokardı ayışığında hep. Ben ise her defasında titrerdim bakışlarında, erirdi küçücük yüreğim. Saatler ömür olurdu, kaybolurduk içinde. Bilmezdik başka dünyayı. Bilemezdik…

Yalnızlık hata mıdır?

Sonra zaman değişti birgün. Mevsimler buz tuttu. Ben aklımı yitirdim anlamsız bir yerlerde. Kendime geldiğimde yoktun yakınımda. Mecnun günlerimde seni kırdığımı hiç bilemedim. Hep sordum kendime ama cevabını veremedim.

Kalınca sebepsiz bir başıma
Hatıralar beynimde dans ediyor
Günahlarım dizilip bir bir karşıma
Sanki birer birer intikam alıyor
Yüregimden zincire vurulmuşum
Anılar her bir halkayı bağlıyor
Ben duygularımın esiri olmuşum
Hatalar yalan duygularda başlıyor

Keşke hep aklı yitik kalsaydım. Keşke hayatı hep senin bıraktığın boşlukta yaşasaydım. Yetinseydim olanımla. Keşke ‘keşke’ diyecek hatalar yapmasaydım.

Heyhat, vakit çok ileri artık. Şimdi hatıraların acıttığı ruhum ve senin sevdiğin şarkı dudağımda.

Sen de benim hatalarımdan birisin
Sen en büyük günahların bedelisin
Senin için harcanan zamana yazık
Sen en güzel duyguların katilisin
İstemem seni
Ne sevgini ne kendini
İstemem ben bu hayatı
Sözüm ona pembe rengini

Hatırlar mısın bu şarkıyı?
Hani ikili bir yalnızlık çökünce gecemize.
Hani Sezen söylerdi, sen söylerdin. Sezen söylerdi; ben kızardım bana bakarak söylerdin diye. Korkuturdu ‘hata’ kelimesi ile bizi beraber düşünmek. Korkuturdu hataya düşmek.

Şimdi vakit yine gece. Sezen söylüyor, ben söylüyorum senin yerine. Sezen söylüyor, ben düşünüyorum tek kişilik kirli dünyamda. Ve bu soğuk kentin sıcak karanlığında daha iyi anlıyorum bazı şeyleri kalan aklımla. Anlıyorum ki; sen hayatımdaki en doğru şeydin. Sen bu hayatımın tek güzel bedeliydin. Biliyorum…

Son İzmir yolcularını uğurlamak üzere Aşti’ye geçmiştim akşam yemeği sonrası. Dönerken yürümeyen merdivende inadına yürüyen 4 yaşlarında bir çocuğun ve elini tutan babasının dialoglarına kulak misafiri oldum. Çocuğun babasına ‘neden burada kimse gülmüyor’ demesi biraz kanıma dokundu. Zaten Ankara dışındaki tüm yakınlarım Ankara’yı kötüleyip dururlar. Verecek cevabım da olmayınca boynu bükük susarım. Sinir olurum.

Neyse, attım kendimi Ankaray’a. Sonra birer birer oturan insanlara baktım. Hakikaten hiçkimse gülmüyor hatta gülümsemiyordu. Bu sırada bir teyze koca bavulu ile kendini vagona attı. ‘Ah evladım Kızılay demi bu?’ diye sorunca, cevval gençlerden bir ikisi atladı ‘evet’ diyerek. Neyse, teyze sesli düşünmeye başladı. Telefonuna sarıldı, oğlunu aramak istedi. Telefonda ‘aramak istediğiniz kişiye ulaşılamıyor, lütfen sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakınız’ yanıtını duyunca kapattı. Cevval gençlere dönüp, ‘Ah oğlum ben mesaj yazmayı bilmiyorum, yazsanıza’ dedi. Gençlerin ‘teyze sadece konuşacaksın sinyalden sonra, yazmana gerek yok’ cevabı teyzeye inandırıcı gelmedi. Telefonununda oğlunun numarasını tekrar bulup ‘ara’ tuşuna bastı ve gençlerden birine uzatarak ‘oğlum ben geldim. hatice annen’ demesini istedi. Ben o ana kadar Amerikan korku filmlerindeki ‘o tarafa gitmeyin, yıllardır giden olmadı, gidenlerden de dönen olmadı’ diyen şoma ağızlı ihtiyar edasında oturuyordum. Ama o anda ben de koptum, kahkahayı patlatıp dayanamayarak ‘teyzemin sesine de benzet sesini’ dedim çocuğa. Biz katılarak gülerken, teyze tekrardan ‘bu Kızılay demi’ diye sorunca; ‘tamam teyzem ben de orada ineceğim, sana yardım edeyim’ dedim. Başladı anlatmaya; İstanbul’da düğünden geldiğini söyledi, sonra çantasını (mübarek Gadget çantası) kurcalayıp fotograf albümünü çıkardı, -haftaya da oğlu evleniyormuşmuş- oğlu ve gelininin fotoğraflarını gösterdi.

Kızılay’da indik, bavulunu Güvenpark’taki durağına kadar taşıdım. Yaklaşık 50 defa dua etti bu süre zarfında. Araca binerken de ‘Allah hayırlı kısmetler versin, Hatice teyze vardı dua etmişti dersin’ dedi. İstemdışı ‘aaaaamin’ dedim, duyan tüm araç sakinleri gülümsediler. Sonra aklıma o 4 yaşlarındaki velet geldi, ‘bak evlat buradaki insanlar da gülümsüyor’ dedim içimden.

Gittiğin yoldaki taşlar gül olsun
Dağlar sana omuz versin can olsun
Güzel gözlüm gurbet bize yar olsun

Gücüm yetmez seni alırlar benden
Korkuyorum uzaktasın yeniden
Senden başka toprağındır bu beden

Beni mektupsuz koyma
Beni hasrete boğma
Arada bir ararsam seni
Ne olur kötü konuşma

Bundan 5 veya 6 yıl önceydi. Emin değilim. Şarkının döngüsünde ve saatin geçliğindeyim biraz. O zamanlar çocuktum işte. Üsküdar’dan Eminönü’ne geçerken martılara sevgimi belli etmemek için kulaklıktan radyo dinler gibi yapıp, ilgisiz davranıyordum. Radyo’daki bayanın sesinden dinlediğim bir mektup hikayesi oyunumu bozdu. Dalgaların savura savura götürdüğü vapurdan batmakta olan güneşe amaçsız bakarken, yüreğime pek bi dokunmuştu duyduklarım. Beni İntizar’a düşürmeden hemen ardısıra yukarıda sözleri yazılı şarkıyı çaldılar. Dayanamadım anlam yoğunluğuna. En kalabalıklar içerisinde iken gözümün bir damla tuzu denize karıştı. Kalan takatimle indim vapurdan. Sonra Sirkeci Gar’ında oturup, yerden bulduğum bir kağıt parçasına şunları karaladım -radyodaki hikayeye cevaben-.

Sen bensiz sevebilirsin ama ben sensiz asla. Hüzünlere gark olurum yokluğunla. Sonu gelmez gecelerde titrek parmaklarım yudumlarken tenimi, ben sana daha bir susarım. Sevmeyi özlerim ilkin, sonrasında unuturum özlemeyi. En sonunda da sevmenin ne demek olduğunu.

Sana muhtaç bırakılırım şu sebepler dünyasında, ama muhtaçlığımdan bihaber. Yokluğunu yoklarken içimde sensiz sevimsiz dünyamın kaderimden sileceklerine razı olurum. Ölüm ve yaşam arasındaki renkler senin gidişinle tümden silinir.

Elbette yaşarım sensiz. Senden sonra da yeni şehirler, yeni insanlar çıkar karşıma. Kalırım yeni dört duvarlar arasında. Konuşurum ıslak gece lambalarına. Ama aslı tadı olmaz yaşamın. Çok denerim olmaz. Yerine renkler dolmaz.

En baştan dedim ya; sen bensiz de sevebilirsin ama ben sensiz asla…

Bugünlerde kavramlara tak(ıl)mış durumdayım. Bir arkadaşla yaptığım “aşk ve sevgi” konularındaki muhabbetin tartışmaya dönüşmesi sonrası anlam karmaşasını gidermek için biraz araştırma yaptım. Kafam biraz daha karıştı.

“Sevmek seçmektir her şeyden önce. Fark etmek, başkalarından ayrı tutmak, benzersiz kılmaktır. Her ne olursa olsun insanlar ‘iyi’den başkasını sevmezler. Aşk; ‘iyi’ ya da ‘güzel’ olanı aramaktır. Ve aşk; boş kalbin hareketidir.” diye tarif etmiş Eflatun.

Kime sorsam çok farklı bi tanım ve yorumla karşılaşıyorum.
Bence bir kere öncelikle “aşk tarif edilir mi? aşkı anlatmak uygun mudur?” sorusu cevaplanmalı. “Aşkın mertebeleri , aşkın yolu, aşktan korunmanın yolları ya da tedavisi, sevilen sevene muhtaç mıdır? Beşeri aşktan İlahi aşka yol var mıdır? Aşk ve yaratılış, aşk ve güzellik, aşk ve cinsellik, aşk ve delilik, aşk ve ibadet” açıklanması gereken diğer kavramlar.

Bana sorulacak olursa, aşkın “dışarıdan” ve “içerden” olmak üzere iki tanımı olur derim. Yaşarken farklı bi tanıma bürünür. Sonrasında ve öncesinde farklı. Kimyevi boyutunu bilim adamları araştıradursun; benim asıl merak ettiğim, psikolojimizi ve fizyolojimizi alt üst eden bu hissin veriliş sebebi. Yani “neden sevmek değil de aşk”.

Bu soruları yanıtlamaya ömrümüzü adarsak kâfi gelmez. Aşık bile olamayız. “Nerde o eski aşklar” demeden, bu soruları ve cevaplarını işin ehillerine bırakmak belki de en akıllıca olanı.

-Eğer tanımlanabiliyorsa- bulduğum en güzel ve geniş aşk tanımı şu.

“Aşk iç sıkıntı, aşırıya gitme, kan emici, hem açık hem gizli, içmeden sarhoşluk, kibarların hastalığı, gökten sarkan ateş zinciri, açıktır kapanmaz, sırdır açılmaz, muammadır çözülemez, cinselliğin zirvesi, patolojik bir hastalık, noktası bin kitap, zerresi güneş, iğne deliğinden on sekiz bin âlemi seyretme, bölünmüş ruhların bütünleşmesi, ölümcül bir oyun, yandıkça koru tazelenen duygu”.

Gerideki izler mi?
… Onları sen düşünme, zaman siler.
Ya gelecek?
… Henüz çok erken düşünmek için.

2 gün önce 45lik kuzenim İzmir’den geldi. İnternetten tanıştığı menopoz kızı görmek için gelmiş. Ama iki gündür kadın telefonunu açmıyor. Kız kayıplarda, bizimki depresyonda. Teskin etmek görevi de bende. Çok şükür ümitleri tükendi, gitmeye karar verdi. Demin internetten uçak biletini büyük bir zevkle aldım. Yarın gitmesinin mutluluğunu yaşarken bile hala acı çekiyorum. Kendisi bir at yarışı eksperi olduğundan tüm haftasonunu -varlığını yeni öğrendiğim- T.A.Y Tv kanalını izleyerek geçirdik. “Apranti ne demek”, “jokey ne demek”, “aralarındaki fark ne”, “Türkiye’de nerelerde hipodrom var” gibi beni hiç ilgilendirmeyecek her türlü at yarışı bilgisine sahibim şuanda. Soyadımı taşıyan favori bir atın yarışına dikkat kesildim biraz. Jokeylerin olanca güçleriyle ve acımasızca atların sırtına vurdukları kırbaçları görünce; hayvan hakları savunucularının tepkisizliklerine içerledim.

Git be kuzen artık. Verem ettin beni iki günde.

Çok eskiden. Senden bile önce başlamıştı herşey. Ümitle. Hani o sonradan öğrendiğin Nihavend şarkının kulaktan kalbe dokunduğu gecede. Bedenim ürpermişti bakışında, daha sen henüz yokken. Rüya sandım önce. Gönlümdeki tsunamiler gün ışığında da küçücük dünyamı yıkınca anladım. Senin kadar gerçekti yaşadığımız.

Bir senin gözler beni anlar; elimde değil
Görürür görmez deliren ihtiyaçlar; elimde değil
Düşerken son bir kez yalana; benimsin benim
Yalansan yalanı severim elimde değil

Gitme nolur gitme,itirazlar elimde değil
Yanlızım yalnızız,yanlızlıklar elide değil
Düşerken son bir kez yalana benimsin benim
Yalansan yalanı severim elimde değil

Yüzü suyu hürmetine bir gel aşkın
Içimde bir rüzgar essin
Bu gece doldum,bu gece taştım
Adımı yüzüme söylersin

Gel kollarına bir gel aşkın
Içimde bir rüzgar essin
Geceme doldun,geceme taştın
Güzelsin ah güzelsin

Senden önce hatalarım oldu. İtiraf ediyorum, birçoğu büyük ve ölümcüldü. Davranışlarımla, eylemlerimle ve sözlerimle gereğinden fazla günah işledim. Ama sadece seni tanıyana kadar yaptıklarım için af diledim Tanrı’dan. Senden sonrası buhran. Geçtim çok şeyden. Senle ya da sensiz, her hâlükârda hardayım. Sen yeter ki gel, ben hazırım ateşlerde yanmaya. Günahsa günah, ayıpsa ayıp. Umrumda değil…

Gözlerinden sızan karanlıklar umrumda değil
Ne şimdi ne sonra ne boşluklar umrumda değil
Düşerken son bir kez yalana benimsin benim
Yalansan yalanı severim elimde değil

Dizime başını düşür uyu
Saçlarım yüzünde gezsin
Geceler uzun
Geceler boyu ben yorgun sen güzelsin

Dizime başını düşür uyu
Korkular içimden aksın gitsin
Geceler uzun
Geceler boyu ben yorgun sen güzelsin

vega - elimde değil

Bir yağmurlu Ankara akşamında sevmiştim seni. Mevsim nevbahardı. Herkeslerin kaybedip, düştüğü zamanlar yaşanırdı. Benimse en kârlı günlerimdi. Denizsiz meltemler eserdi başımda bu bozkır şehrinde. Severdim hayatımda kalmanı. Aile yadigarı bir sır gibi saklardım kalbimde. Bir çocuk gibi umarsız ve asice bağlıydım her haline.

Şimdi sen yoksun. Çok büyüdü küçük yüreğim sensiz saatlerde. İki kişilik bir sevgiye sığmaz oldu. Hayat ağacımın dallarındaki yapraklar sustu. Artık mevsim hazan. Güller bitmiyor gönül dünyamda. Ve şimdi ne zaman Ankara’ya yağmur yağsa dışarı atıyorum kendimi. Soğuk ayaz gecelerde bile ıslak çiçeklere bakıyorum. En çok onlar kıskanırdı ege mavisi gözlerini diye. Ve ne zaman suya aç çatlamış toprak görsem kendime acıyorum. Sana hala muhtacım diye.

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

(more…)

Banu Avar‘ın yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı ‘Sınırlar Arasında’ programı, en sevdiğim televizyon programlarından biriydi. Önce TRT 1 kanalından TRT 2′ye geçirildi. Sonra da TRT Haber Başkanlığı tarafından tamamen yayından kaldırıldı. Gerçekten üzüldüm kendi ve ülkem adına.

Umarım özel bir kanal kol kanat gerer bu kadına.

Hasan Pulur’un ilgili yazısı.

Bu akşam Mor ve Ötesi grubunun “Deli” isimli şarkısıyla Türkiye’yi temsil ettiği Eurovision Şarkı Yarışması’nın yarı finali varmış. BBC, Türkiye’nin finallere kalamadan elenebileceğini falan söylemiş. Meğer bu akşam Türkiye’ye oy verebilecek yerler arasında Türk vatandaşlarının yoğun yaşadığı ülkeler yokmuş. Aman ne üzüldüm anlatamam. Özellikle geri kalmış Doğu Avrupa ülkelerine lego oyuncağı gibi oyalansınlar diye bırakılmış bu yarışmanın Türkiye (ve de yeni kardeş Azerbaycan -hadi onlar yeniler. heves ediyorlar diyelim-) tarafından bu derece önemsenmesini sevinçle karşılıyorum. Olay uluslararası şarkı yarışmasından ziyade; “eşim-dostum-komşum… kaşı sırtımı kaşırım sırtını” toplantısına dönüştü. Şuh sahne şovları ve eşcinsel temaların tanıtımlarının yapıldığı bu organizasyonu gereğinden fazla sahiplenmek gelişmişlik göstergesi de sayılabilir kanımca. Bak adamlar şarkı da ne de güzel özetlemişler tabloyu;

Aranıyor sahibi ruhumun, tam yerine mi düştüm?
Direniyor faili tutkunun, kızmış ve küçülmüş.
Aranıyor sahibi ruhumun, tam yerine mi düştüm?
Direniyor, direniyor, direniyor…
Beni büyütün, ağlatmayın
Sevginiz nerde, övündüğünüz?
Beni büyütün, ağlatmayın
Sahte düşlerle oyalamayın
Bir yarım akıllı, bir yarım deli
Dört yanım akıllı, bir yanım deli
Herkes akıllı, bir ben deli
Bir ben deli…

Mor ve Ötesi’ne bu anlamlı şarkı için teşekkürlerimi sunuyorum. Benden 12 puan. Pardon.
And the 12 points goooooo tooooo …. Turkey (alkış)

Sinir oluyorum yeni nesil çocukların şu çok bilmiş hallerine. Saygı zaten beklemiyorum artık. Bir de üstelik dil pabuç gibi maşallah hepsinde. Hiçbir lafın altında kalmıyorlar. Herşeye bir cevapları var. Her konu hakkında da fikirleri. Sağolsun televizyonlar, her konuda uzman etmiş onları. Nerde bizim 10 yaşlardaki saflığımız, nerde şimdiki çocuklar. Ah ah…

Demin gördüğüm Panda Stix reklamında yaşları 10u geçmeyen veletlere ‘hayata karşı duruşumuz var’, ‘kendi seçimlerimizi kendimiz yaparız’, ‘biz kazananlar takımıyız’ gibi büyük lafları söyletmiş ve sonuna ‘ne istediğini bilen çocukların seçimi’ diye biten bir motto eklemişler. Ben nasıl sinirlenmiyem dağlar?

Next Page »