Hala gülüyorum.
Televizyonda “Acun’la kim 500bin istemez ki” yarışmasını seyrediyordum. Reklam arası verdi. Bildik reklamların arasına ilginç bir TTnet reklamı serpiştirilmiş. İzledim. Reklamda 2008 Avrupa Şampiyonası kadrosundaki futbolcuların anneleri, milli üniforma giyen evlatları için duydukları gururlarını mizahi bir uslupla dillendiriyorlar. Yalnız dikkatimi çeken birkaç şey var reklamda;
1.si kadrodan çıkarılan İbrahim Kaş’ın annesinin reklamda varlığı
2.si Mehmet Aurelio ve Colin Kazım’ın annelerinin Türkçe konuşma gayretleri ![]()
3.sü kaleci Volkan Demirel’in annesinin evladını överken ki ses tonu ve yüz ifadesi ![]()
4.sü futbolcu annelerinin yarısının başörtülü pardon türbanlı oluşu
Verelim Türkiye’yi sadece analar yönetsin bence. Çoktan aşmışlar onlar bazı şeyleri, çoktan. Zaten bu ülke babalardan bacılardan çok çekti. Çekecekse de analardan çeksin biraz.
Bu arada reklamın yapımcısı Ali Taran’ı tebrik ediyorum. Çok samimi ve cesur içerikli bir reklam filmi olmuş. Malum bunu da polemik malzemesi yapacak zihinler bolca mevcut.
İzlemek isteyenler tıklasın…




2 gün önce 45lik kuzenim İzmir’den geldi. İnternetten tanıştığı menopoz kızı görmek için gelmiş. Ama iki gündür kadın telefonunu açmıyor. Kız kayıplarda, bizimki depresyonda. Teskin etmek görevi de bende. Çok şükür ümitleri tükendi, gitmeye karar verdi. Demin internetten uçak biletini büyük bir zevkle aldım. Yarın gitmesinin mutluluğunu yaşarken bile hala acı çekiyorum. Kendisi bir at yarışı eksperi olduğundan tüm haftasonunu -varlığını yeni öğrendiğim- T.A.Y Tv kanalını izleyerek geçirdik. “Apranti ne demek”, “jokey ne demek”, “aralarındaki fark ne”, “Türkiye’de nerelerde hipodrom var” gibi beni hiç ilgilendirmeyecek her türlü at yarışı bilgisine sahibim şuanda. Soyadımı taşıyan favori bir atın yarışına dikkat kesildim biraz. Jokeylerin olanca güçleriyle ve acımasızca atların sırtına vurdukları kırbaçları görünce; hayvan hakları savunucularının tepkisizliklerine içerledim.
Bir yağmurlu Ankara akşamında sevmiştim seni. Mevsim nevbahardı. Herkeslerin kaybedip, düştüğü zamanlar yaşanırdı. Benimse en kârlı günlerimdi. Denizsiz meltemler eserdi başımda bu bozkır şehrinde. Severdim hayatımda kalmanı. Aile yadigarı bir sır gibi saklardım kalbimde. Bir çocuk gibi umarsız ve asice bağlıydım her haline.
Banu Avar
Bu akşam Mor ve Ötesi grubunun “Deli” isimli şarkısıyla Türkiye’yi temsil ettiği Eurovision Şarkı Yarışması’nın yarı finali varmış. BBC, Türkiye’nin finallere kalamadan elenebileceğini falan söylemiş. Meğer bu akşam Türkiye’ye oy verebilecek yerler arasında Türk vatandaşlarının yoğun yaşadığı ülkeler yokmuş. Aman ne üzüldüm anlatamam. Özellikle geri kalmış Doğu Avrupa ülkelerine lego oyuncağı gibi oyalansınlar diye bırakılmış bu yarışmanın Türkiye (ve de yeni kardeş Azerbaycan -hadi onlar yeniler. heves ediyorlar diyelim-) tarafından bu derece önemsenmesini sevinçle karşılıyorum. Olay uluslararası şarkı yarışmasından ziyade; “eşim-dostum-komşum… kaşı sırtımı kaşırım sırtını” toplantısına dönüştü. Şuh sahne şovları ve eşcinsel temaların tanıtımlarının yapıldığı bu organizasyonu gereğinden fazla sahiplenmek gelişmişlik göstergesi de sayılabilir kanımca. Bak adamlar şarkı da ne de güzel özetlemişler tabloyu;
Sinir oluyorum yeni nesil çocukların şu çok bilmiş hallerine. Saygı zaten beklemiyorum artık. Bir de üstelik dil pabuç gibi maşallah hepsinde. Hiçbir lafın altında kalmıyorlar. Herşeye bir cevapları var. Her konu hakkında da fikirleri. Sağolsun televizyonlar, her konuda uzman etmiş onları. Nerde bizim 10 yaşlardaki saflığımız, nerde şimdiki çocuklar. Ah ah…


