Nisan 2008


Yıldızlara baktırdım, fallarda çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa
Pencereden bakmıyor, yollara çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa

Yalvarırım mektup yaz, beş dakika ayır da
Su serp yanan bağrıma, sağlığını duyur da
Yaban gülü gibisin dağda, kırda, bayırda
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa

Seviyor özlüyorum, seni can pahasına
Bir fırsat ver ne olursun, beni bir daha sına
Bu aşkı söyleyemem senden bir başkasına
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa

Cemal Safi

Bilmiyorum, yaşamakta mısın, öldün mü?
Dünyada bir yerlerde bulabilir miyim seni
Yoksa, akşamın yaslı karanlığında
Bir ölüyü mü düşünmeli…

Her şey senin için; gün boyunca dualarım.
Uyuşturan ateşi uykusuz gecelerin;
Şiirlerimin beyaz sürüsü,
Ve mavi yangını gözlerimin…

Hiç kimse daha yakın olmadı bana,
Hiç kimse böylesine üzmedi beni,
Acıya salıp gidenler bile,
Okşayıp bırakanlar hatta.

Anna Ahmatova

Bilemezsin neler gördüm
Ne düğümler çözdüm
Çok yol aldım senden sonra
Neler aştı gönlüm

Herşeye çözüm bulsam da
Kalbim hâlâ senin sanki
Aşkın bende çıkmaz sokak
Çözülmeyen düğüm gibi

Sesini duymayı özledim
Elini tutmayı özledim
Yüzümü görmesen bile
Adımı söylemeni özledim

Orhan Ölmez

Coşkuluydu ikisi de.
Bir ay ya da fazlası geçmiş
Görüşmemişler telefonla bile,
Uzun süre sırt sırta dönmüşler; kimin ilk adımı attığını
Bilemedi öteki.

Dolaşabilirler ufuk çizgisinin
Kırıldığı yerde
Gerçek dostlar gibi
Gölgelerin maviye döndüğü köşelerde
Ve kuytularda.

Anna Rouse

Fikret Bila bugün ilginç bir çıkış yapmış. Daha doğrusu Ak Parti hükümetinin ‘önemli isimlerinden biri’ çıkışı yapan, Fikret Abi köşesine taşımış isim vermeden. Gariptir, aynı cümleleri sabah bir arkadaşla konuşmuştuk. Ben yoksa siyasetçi miyim? Yoksa… Aman Allah’ım. Görebilecek miyim doktor? :)

Balkanları kaybettiğimiz günlerde, İttihat ve Terakkiciler Hürriyetçilere, ‘vatansız-milletsiz’, Hürriyetçiler de onlara ‘dinsiz-imansız’ diyorlardı. Kavga sürerken bir gün baktılar ki, Balkanlar elden gitmiş. Aynı şey Güneydoğu için de gerçekleşebilir.

AKP’nin kapatılması davası bir siyasi projenin parçası gibi duruyor. Eğer kapatılırsa bunun iki önemli sonucu olur: 1 - Ekonomi reel krize girer, 2 - Güneydoğu’yla siyasi bağ ‘DTP hariç’ kesilir.

Bu davaya gelinmesinde AKP’nin kusuru yok demek gerçekçi olmaz. Ama önemli olan Türkiye’nin çıkarları olduğuna göre o hatalar ve yanlışlar da düzeltilebilir.

Başörtüsü nedeniyle üniversiteye gidiş engelleniyorsa, bu çözülmeli… Ancak laiklikte halkın bir kesiminde ortaya çıkan endişe… Yok sayamazsınız. O halde bu endişe giderilmeli.

Başörtüsü/türbandan mı kaygı duyuluyor? Liselerde, ilköğretimde ve kamuda kullanımını önleyecek yasal düzenlemeler yapılabilir. İdare ve ceza hukukunda yeni hükümler konulur, güven artırılır.

Fikret Bila

Fikret BilaBugünlerde böyle sagduyulu yaklaşımlara çok ihtiyacımız var. Medya bu hoşgörüsüzlük ortamını körükleyen söylemlerle bizi birbirimize düşürmek yerine, birbirimizi anlamaya sevketse daha iyi olacak. Birbirimizi anladığımız zaman zaten tüm sorunlar çözülecek. Herkes bilmediğinin düşmanı olmaya devam ettikçe zaten herşey kaosa çeker bizi.

Hüseyin ÜzmezGündemin bir diğer mevzusu da Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez. Bu gazetenin yayın politikasının İslam’a çoğunlukla zarar verdiği fikrini taşıyanlardan biri olarak, olan olayı çok da garipsemedim. Bir gruba mensup olmak ya da bir yayın kuruluşunda çalışmak; nefis denen beladan azad edilme ya da cennetle müjdelenme sebebi değil. Olay gördüğüm kadarıyla çok çirkin ve tiksindirici ama Abdurrahman Dilipak’ın sözlerinin de doğruluk payı ihtimalini düşünmek ve eğer öyle ise bu olayın kimlere yaradığını bilmek lazım geliyor.

Ortada bir yanlış, suçlu, sorumlu birileri varsa o kim olursa olsun onu savunamayız… Ama bir komplo söz konusu ise onu da bilmek hakkımız.

Bu tür komploları ilk kez yaşamıyoruz. 28 Şubat öncesi de yaşandı benzer olaylar

Abdurrahman Dilipak

Ps: Bunları da okuyun.
Azgın teke, 3 eşim 3 ayrı evde yaşıyor, Peygamber niye çok eşliydi

Yorgunum

Çok uzun bir yoldan geldim.

Heyecanını yitirmiş korkağım.

Adımlarımda ürküten sesi hayatın.

Kan olup akardı oluk oluk şehvetim
Taştan duvar gövdemden
Islatırken sıcak tenini gözyaşlarım
Şafak sökmeden henüz
İki kayıp ruh araşırdı
Kururdum gölgesinde
Kaybolmuş bedenimin
Ve dudaklarının çatlak toprak kokusu
Sinerdi rüzgarıma
Bir intihar öncesi öpücük
Etten kemiğe bürülü
Gizli mesajlar akıtırdı
Fışkıran günahlarım kadar
Sanki şeytan taklidi

Şehvet

Dün akşamki derbide Galatasaray üstün futbolunu Nonda’nın golüyle süsleyerek, Fenerbahçe’yi evinde maglup etti. Aralarındaki rekabette FB’ye nazaran hep geride olan Cimbom, şampiyonluk yarışının son haftalarında elde ettiği bu galibiyetle hem iddiasını arttırdı, hem de beni ve ev ahalisini de sevince boğdu. Maç sonrası magandalardan ürktüğümüz için dışarda eğlenmek yerine, evde ‘Trabzon kolbastısı’ dinleyerek dans ettik. Son haftaki FB ile maçı olan Trabzonspor’a bir gönderme olarak da düşünebilirsiniz bunu. Ama işin asıl zevkli yanı, haftanın ilk iş gününü Fenerbahçeli arkadaşlara dar etmek oldu. Bir de haberlerde gördüm; FB otobüsü Ali Sami Yen dönüşü Samadıra’da çok şiddetli protestolara maruz kalmış, hatta Mateja Kezman bir grup tarafından tartaklanmak istenmiş. Açıkçası FB taraftarlarının tepkisini de haksız bulmuyorum. Başında henüz bir hocası dahi olamayan ve sahaya sadece 1 yabancı futbolcu ile çıkan GS, maça 6 yabancı futbolcu ile başlayan güçlü bir FB’yi yenmiş. Ama olanları tasvip etmiyorum. Yine de alttan alttan gülüyorum olanlara. FB’nin bu sene Avrupa’da aldığı başarılar ve takım ruhu beni şaşırtmıştı, neyse ki kendime geldim dün itibariyle. Evet, FB’yi hep böyle görmek istiyoruz. Otobüs taşlayan, futbolcu tartaklayan, ‘Yönetim istifa’ diye bağıran fanatiklerin takımı bir FB istiyoruz. (ironi)

Perşembe günleri merakla izlenen ama benim hiç de merak edip izlemediğim Kurtlar Vadisi dizisinin bu haftaki bölümünde gördüm. İzleyenlerin olduğu bir ortamda kalınca, durumdan lezzet almak için izlemiştim. İskender Büyük karakteri (kendisi Polat Alemdar’ın en büyük hasmı sanırım), kendisine tâbi elemanlarla rahat ve güvenli görüşebilmek gayesiyle bir kutu hediye ediyor. Tabii bu alemin diğer parçacıkları kutuda ne olduğunu bilmediklerinden ürküyorlar. Sonraki karede olayın aslı anlaşılıyor. Kutulardaki şey görüntülü telefonlarmış.

Cem Yilmaz - VideofonDün de reklamlarda gördüm; Türk Telekom videofon diye böyle bir hizmete başlamış. Bu görüntülü konuşabilme hizmetinin henüz başvuruları bile başlamadığı için önemsemedim ama tanıtımı için son dönem gördüğüm en komik reklam filmi olmuş diyebilirim. Tevfik(Cem Yılmaz), annesi, babası ve boncuk(kedisi) karakterlerinden oluşan kısa reklam filminin tüm saydığım kahramanları şaşı. “Görebiliyorum” repliğini olaya o kadar güzel bağlamışlar ki; gülmemek elde değil.

Yine anladım ki; şuanda Türkiye’nin en komik adamı Cem Yılmaz.

Son iki sene boyunca en çok dinlediğim grup olan Pinhani, yeni albümünü nihayet çıkardı. 2008 yılı “Zaman Beklemez” isimli bu albümde, bir önceki albümde yakalanan şöhretin de katkısıyla daha profesyonel çalışılmış anlaşılan ama ben hala ilk albümdeki amatör ruhunu tadını arıyorum. Yine de yeni albümün şarkılarının da çok güzel olduğunu söylemeliyim. Gerçi yeni albümün bazı şarkıları “Kavak Yelleri” dizisinde epeydir çalınıyordu ama sonuçta konserlerinde bile paylaşmadıkları bazı yeni şarkılar var.

Grubun en büyük destekçisi Akın Eldes ikinci albümün de en büyük emekçisi olmuş. Sololar mükemmel yine yani. Ama grubun kuzenlerinden Zeynep Eylül Uçar özel sebeplerle gruptan -sanırım bir süreliğine- ayrılmıştı, yerine Demirhan Baylan dahil edilmiş. Ayrıca albümde Serkan Çağrı, Yinon Muallem gibi büyük müzisyenlerin yanısıra Erkan Oğur da bir şarkıda cümbüş çalmış. Kayıtlar yine aynı stüdyo da yapılmış olmasına rağmen bu defa garip enstrüman gıcırtıları yok şarkılarda. Bu iyi olmuş.

Ben “Ne güzel güldün (Yalandan da olsa)” şarkısını diziden duymuş ve çok beğenmiştim. Albümdeki “Ağlama”, “Sırası değil” ve “Yalnızlık” şarkıları da çok hoşuma gitti. “Bir anda”yı da dizidekinden çok daha güzel çalmışlar zaten.

Bir de “Pinhânî” isminin düzeltilmiş olması dikkatimi çekti. “a” harfinin şapkası unutulmayarak, doğru telaffuz edilmesi amaçlanmış anlaşılan.

Albümdeki şarkı isimleri şöyle;

01 - Zaman Beklemez
02 - Düğün
03 - Ağlama
04 - Ne Güzel Güldün
05 - Dursana Dünya
06 - Sırası Değil
07 - Yansın
08 - Bir Anda
09 - Yalnızlık
10 - Sevmekten Usanmam
11 - Düğün Dernek

Birkaçının sözlerini de yazayım;

Zaman beklemez

Kalk, geç karşıma, aç gönlünü, dön gel yavaşça
Ben sensiz yanan bir ateştim, söndüm zamanla
Bir düşman gibi gel üstüme, özletme kendini
Sen bir dost gibi, kardeş gibi özlenen sevgili

Sabrı öğütler zaman, oysa ‘o’dur durmayan
Ben beklerim de; zaman beklemez ki beni

İyisi mi sen kalk, geç karşıma, aç gönlünü, dön gel yavaşça
Ben sensiz yanan bir ateştim, söndüm zamanla

Ağlama

Ağlayan gözlerle karşımda
Merhamet duymazsın sen aşka
Ağlama… Ağlama… Ağlamak yakışmaz sana
Ağlama… Ağlama… Hiçbir şey duymadın daha
Bir hata, bir ceza
Sen hatasızı oynama
Ne sana, ne bana
Yaptığın şeylerden sonra…

İnsan önce kendinden başlar
Geç kalır bazen pışmanlıklar
Ağlama… Ağlama… Ağlamak yakışmaz sana
Ağlama… Ağlama… Hiçbir şey duymadın daha
Hiç beni düşünmedin
Nerdeyim, ben ne haldeyim
Şimdi çok uzaktayım
Ağlasan duymam bundan sonra

Ne güzel güldün

Belki durup dururken yanına gelince
Söylediklerimi anlamsız buldun
Oysa vakit yoktu ama sen haklıydın
Çünkü böyle şeyler aceleye gelmezdi

Yalandan da olsa
Ne güzel güldün o akşam bana

Belki tanışmak zor
İyi anlaşmak zor
Peki görüşmek çok mu kolaydı
Çok kısa bir zamanda belki birazda zorla
Bence gayet iyi de anlaştık

Yalandan da olsa
Ne güzel güldün o akşam bana..

Sevmekten usanmam

Umutsuz olduğu bir anda sevmek, ister her insan
Birazcık şanslıysan neden olmasın
Kendinden emin değilsen sevme
Bensiz mutluysan hep öyle kal
Eğer her gece yattığında
Büyülü düşler sana
Benden bahsediyorsa
Hemen tatlı uykundan uyan
Çünkü ben hiç uyuyamam
Seni düşündüğüm zaman

Ben ki; sevmekten hiç usanmam

Konseptin dışına çıktım biraz. İlk olarak önümdeki kutudan başladım. Açtım, baktım içine ama yoktun. Sonra en uğurlu sayılarımı saydım teker teker ve seni bulma ümidiyle. Yine olmadı. Hep küçük sayıları tükettim. Şimdi son 4 kutu kaldı geriye. Telefonda da bilmedik bir ses teklif hazırlığında. Onlar belki yeni bir dünya önereceklerson kutum sen olsan bana ama ben seni teklif etmelerini diliyorum. Bir an-ı seyyale için bile olsa. Ama şeytanî bir his de, boşu boşuna yaşadığımı fısıldıyor kulağıma.
Sahi… Sen…
Var mısın yok musun?

Machu Picchu Peru

Bir internet sitesi “Görülmesi Gereken 25 Yer” diye bir liste yapmış. İncelerken içimdeki Machu Picchu aşkı kabardı yine. Dünyanın bir ucu Peru’da ne işin var senin diyebilirsiniz. Ama insanlık tarihi boyunca en çok ilgimi çeken medeniyetlerden ikisi İnka ve Mayalardır. Çok farklı inanış, yaşayış şekilleri ve adetleri olan milletler. Ayrıca çağlarının çok ötesinde bir bilimsel gelişmişlikte olan bu uygarlıkların ikisi de İspanyol keşifleri sonrası yağmalanmış ve kültürleri ile birlikte yokedilmişlerdir. Bugüne kalanların çoğu efsane düzeyinde mistik öyküler ve azınlık bir halk arasında yaşanan adetler.

Sebebini benim de anlayamadığım bir şiddetle görmek istiyorum oraları. İnşallah nasip olur.

Bu arada listenin tamamı şöyle;

Yasak Şehir / Çin
Venedik / İtalya
Uluru / Avustralya
Piramitler / Mısır
Taj Mahal / Hindistan
Sydney / Avustralya
Rio / Brezilya
Tarihi Saat Kulesi / Prag
Petra Antik Şehri / Ürdün
Peri Bacaları / Kapadokya-Türkiye
Parthenon / Atina - Yunanistan
Eiffel Kulesi / Paris-Fransa
Niagara Şelalesi / Amerika-Kanada
Maldivler
Machu Picchu / Peru
Kremlin Sarayı / Moskova-Rusya
Çin Seddi / Çin
Grand Canyon / Amerika
Altın Saray / Hindistan
Chichen Itza / Meksika
Cape Town / Afrika
Büyük Mercan Resifi / Avustralya
Tuz Tepeleri / Bolivya
Barcelona / İspanya
Angkor Wat / Kamboçya

Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne
Tuttum, ta içime oturttum seni
Aldım, okşadım saçlarını, öptüm
İçtim yudum yudum güzelliğini
Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette
Bendeydi özlemlerin en korkuncu
Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan,
Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu
Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu
Sevdikçe tamamlandım, bütünlendim
Biri vardı ağlayan; gecelerce
Biri vardı sana tutkun; o bendim
Ben seni sevdim mi? Sevdim, en büyük
En solmayan güller açtı içimde
Ömrümü değerli kılan bir şeydin
Sen benim bozbulanık gençliğimde
Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya
Bir çizgiye vardım seninle beraber
Ve bir gün orada yitirdim seni
Ben seni sevdim mi? Sevdim, Ya sen beni?

Ümit Yaşar Oğuzcan

Düşümde gördüm ki alıp götürüyorsun beni
beyaz bir patika üzeri
yemyeşil kırlar ortasında
mavi tepelere
dingin bir sabah vakti.

Hissettim ellerini ellerimde,
senin dost elini,
ve kız çocuğu sesin çaldı kulaklarımda
yeni bir çan gibi,
baharın şafağından
bakire bir çan gibi.
Ordaydılar, sesin ve ellerin,
düşümde, nasıl da gerçektiler!…

Antonio Machado

Hem gelmeni istedim hem bekletmeni
Sen mi daha güzelsin, beklemek mi seni?

Beşir Ayvazoğlu

Beni sevindirdiğinde
Bazen düşünürüm:
Şimdi ölüversem
Mutlu kalırım
Sonsuza kadar.

Sonra yaşlanıp
Beni düşündüğünde
Tıpkı bugünkü gibi görünürüm sana
Bir sevdiceğin olur
Henüz gencecik.

Bertolt Brecht

Günübirlik bir İstanbul seyahatinin ardından Ankara’ya döndüm. Otobüs  CHP kurultayı’na gelenlerle doluydu. Kurultayın içeriği ile ilgili epey bilgi sahibi oldum diyebilirim. CHP’nin 32. Kurultayı imiş, 26-27 Nisan (yani bugün ve yarın) tarihlerinde Ankara Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda olacakmış falan. Uykumu da yediler gerçi ama olsun, ilim otobüste bile olsa gidip almak lazım geliyor.

Bir de Deniz Baykal afişleri ile karşıladı beni tüm Ankara. Gerçi birkaçını görmüştüm evvelden ama sanırım hem kendi muhaliflerinden hem de kendi muhalifliğinden olsa gerek, Deniz Beyi epey bir korku sarmış ve -sadece benim görebildiğim- Çankaya ilçesini renkleriyle bezemiş. Afişlerin birkaçında kalabalık falan dinlemedim, kahkahayı bastım. Seçim zamanı Şeyh Edebali’nin sözleri ile çıkış yaparak beni şaşırtan Deniz Bey, şimdi daha ileri giderek sufiliğin en önemli kaynağı olan Mevlana Rumi’den bir söz kullanmış afişinde. “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”. Sanırım Deniz Baykal da tüm Türkiye gibi muhafazakarlaşıyor. Laikliğin tek koruyucusu(!) da böyle bir eğilim içine girdiyse İbrahim Tatlıses’ten “Vay Halıma” şarkısını dinleme zamanıdır. Söylemek istemezdim ama durum daha da vahim aslında. Deniz Baykal yıllardır yakındığı hastalığın pençesine cırım cırım düşmekte. Mesela diğer bir afişinde dini istismar edenlere şöyle sesleniyor.

çekil aradan... din de bizim devlet de bizim millet de bizim

Ve kendisi de dini istismar ediyor. Aynı zamanda ben bu tür söylemler yasal bir suç diye hatırlıyorum. Zaten Öğretmen-Sen Başkanı Yusuf Tanrıverdi, afişlerle laiklik ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmuş.

Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
***
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim
Yer yüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim…

Arif Nihat Asya

Bayrak dışardan bakıldığında basit bir bez parçası olarak görülebilir. Ama insanlık tarihi boyunca hiçbir nesneye bu kadar kutsal anlamlar yüklenmemiştir sanırım. Ve hiçbir nesne için bu kadar insan can vermemiştir. Bayrak; bazen bir toprak üzerindeki varlığı ya da savaş sonrası galibiyeti temsil ederken, bazen hüznün ve yasın belirtisi olarak dalgalanmıştır. Ama her zaman bir ülkenin varlığının vazgeçilmez en önemli unsurlarından olmuştur. -Irkçılıkla karıştırılmaması gereken- Milliyetçiliğin birleştirici bir unsur olduğu Türkiye’de de tüm herkes bayrağını sever, bir emanet gibi temiz tutar ve özel günlerde anlı şanlı dalgalandırır. Biz benzer bir saygıyı diğer ülkelerin bayraklarına da gösteririz. Erivan'da Bayrağımız çiğnendiProtesto eylemlerinde ufak bir azınlık tarafından yakılan Amerika veya İsrail bayraklarını saymazsak tabii. Ama sanırım aynı saygıyı biz göremiyoruz. 24 Nisan 1915 Sözde Ermeni soykırımının 93`inci yıldönümü nedeniyle Erivan’da düzenlenen anma töreninde bayrağımız ayaklar altında çiğnenmiş. Tarihi bir yalanın temsilcilerinin bu kadar küstahlaşması açıkçası zulf-ü yare dokundu. Ne diyeyim ki; üzücü demekten gayrı. Gün olur devran döner, Ermeni kendi yalanında boğulur.

Bayrağa saygısızlıktan bahsetmişken bir de -700 sene 3 kıtaya dal budak salmış bir imparatorluğun taze meyvesi olan- cumhuriyetimizin kuruluşunda yaşanan bir bayrağa saygı olayını da aktaralım. Belki birilerine ibret olur.

9 Eylül 1922′de İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşundan bir gün sonra Atatürk ve arkadaşları güzel şehirimize varır. Daha sonra Karşıyaka’da kalacağı eve gelince; kapının önüne ipek bir Yunan bayrağı serildiğini görür. Orada bulunan İzmirliler “Buyurunuz geçiniz…. Bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin. Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir” diye yalvarırlar. Mustafa Kemal Atatürk ise “O geçmişte kötü etmiş. Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem” der.

Bitmiş birşey değil…
Sadece…
Böyle yazmak istedim…
Belki zamanla birşeyler eklenebilir üzerine.
Bilemiyorum ama bu haliyle de çok güzel.

Bak…
Bir de…
Sanırım yanlış anlaşılmalar var.
Sanırım ben başaramayacağım.
Demek istediğim…
Bu kadar sakin olmamalıyım.
Kimse olmamalı…
Kimse bu kadar eli-kolu bağlı kalmamalı.

Sanırım gitmem lazım şimdi…
İhtiyacım olanı bulmam lazım.
Kendim için…

Hakan şükür topun ağzında

Hakan Şükür‘ün haftasonu yapılacak Galatasaray - Fenerbahçe derbisi öncesi ‘Allah kime nasip ederse o kazansın. Kutlu Doğum Haftası’na yakışan bir derbi olsun.’ demesi ve taraftarların stada bıçakla ve satırlarla değil de güllerle gelmesini istemesi birilerinin bi yerlerine battı sanırım. Hem de oldukça acıtmış. Anlamsız bir polemik aldı başını gitti. Ben bu adamı bildim bileli muhakazakar kişiliğinden dolayı yemediği laf, işitmediği azar kalmadı. Allah’tan işini iyi yapıyor ve de profesyonel. Yoksa şimdiye kadar çoktan ismi silinmişti piyasadan. Kazanan kim olurdu onun yokluğunda bilmem ama Türkiye çok şey kaybetmişti, eminim. Bazı maçlarda benim de saçımı-başımı yoldursa da, ben severim kendisini. Bir Galatasaraylı olarak da arkasındayım.

Demin okudum Fatih Altaylı (hangi taşı kaldırsam altından çıkan iki medyatik kişiden biri, diğer Tuncay Özkan) ve Adnan Öztürk beyler, Adan Polat’a mektup göndererek Hakan Şükür’ün cezalandırılmasını istemişler.

“Batı’ya açılan pencere olarak bilinen camiamızın vitrini niteliğindeki kulübümüzün son günlerde bir tarikat lideri ile olan ilişkileri medyanın gündeminden düşmemektedir. Dır-dır-dır-dır. Galatasaray’ın imajını ve toplumdaki algılanış biçimini derinden etkileyen bu durumun, bir komisyon tarafından incelenmesini arz ederim.” Fatih Altaylı

“Seçimlerden sonraki ilk konuşmanızda bahsettiğiniz 527 yıllık kültürümüze çağdaşlık, laiklik ve modernizmin her zaman simgelerinden olmuş kulübümüze bu tür demeçlerin yakışmadığını takdir eder ve umarım gereğini yaparsınız.” Adnan Öztürk

Herkes de laikliğin simgesi olması telaşında.
Sen önce başarılı bir futbol kulübü ol :D

23 Nisan Milli Egemenlik ve Cocuk Bayrami

Şu saat itibariyle 23 Nisan’a erişmiş bulunuyoruz. Yani Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Fakat bu özel gün ben kendimi bildim bileli bir bayramdan ziyade işkence günü gibi kutlanır. Öncesi günlerden her türlü iklim şartlarına rağmen yapılan provalar, hayattan ve derslerden bezdirir. Hele o gün yaşananlar ‘bir daha çocuk olursam ne olayım emi’ dedirtir gerçekten. Önce okuldan stadyuma bir yol uzar inceden inceye. Tayt nevinden, cinsiyet ve beden ayrımı gözetmeksizin dikilmiş çeşitli renklerde kıyafetlerle dağınık yürüyen öğrenci grubları görünür her sokak ve caddede. Bir ömür boyu hatırlanmak istemeyeceğiniz anlardır bunlar. Sonra bu gruplar stadyum kapısında karşılaşırlar. Genelde ufak tefek olmayan münakaşa ve kavgalar olur -ki olmazsa tadı çıkmaz o günün-. Bir de ayakta saatlerce dikilen çocuklara inat; bir kız çocuğu olabildiğince sanatlı şekilde anlamsız şiirler okur. Sonra bir gösteri bölümü başlar ki; dillere destan. Hint müzikleri eşlğinde ponponlu gençler aerobik yaparlar. Ama en zor görev şeref tribünün karşısındaki maratonda oturan çocuklara düşer. Yüzlerce çocuk günlerce farklı renklerde flamalarla karşı tribündeki insanları eğlendirmek uğruna flamanın birini indirip kaldırır. Ama 23 Nisan günü hata yapma korkusu ve güneş ya da yağmur altında saatlerde oturma eziyeti birleşince çileleri küçümsenmeyecek boyuta ulaşır. Bayılanlar falan olur. Çok şükür ben bu tür bir organizasyonun içinde bulunmadım. Ama bulunan çocukların ve ailelerinin heyecanını da anlayabiliyorum. Yine de dileğim; bugünün şatafatlandırılmasına gösterilen hassasiyet ve masraf, çocukların yaşadıkları ve eğitim gördükleri şartların iyileştirilmesinde de gösterilmesi.

Sabahtan garip kıyafetler içerisinde stadyumlara akın etmeyi bekleyen yüzbinlerce çocuk, şimdi evinde mışıl mışıl uyuyordur muhtemelen. Hepsinin gözlerinden ve yanaklarından öpüyorum.

Atatürk tarafından tüm dünya çocuklarına armağan edilen bugün kutlu olsun şimdiden.

Next Page »