Mart 2008


Kimi zaman gülmektir
Kimi zaman sevmektir
Kimi zaman ölmektir dünya
Kimi zaman durmaktır
Kimi zaman koşmaktır
Kimi zaman kaçmaktır dünya

Hadi git sen de ardına bakma
Hadi kaç sen de hiç korkma

Kimi zaman bulmaktır
Kimi zaman sunmaktır
Kimi zaman sanmaktır dünya
Kimi zaman kanmaktır
Kimi zaman ummaktır
Kimi zaman yanmaktır dünya

Hadi git sen de ardına bakma
Hadi kaç sen de hiç korkma

Eşref Ziya Terzi’yi yıllar önce ‘Ağlama Karanfil’ şarkısı ile tanımıştım. Epeydir dinlemedim bu şarkıyı ya da ezgiyi. Ama 2 gün önce yolda yanımda yürüyen iki genç arkadaştan birinin bu şarkıyı söylediğini farkettim. Birkaç saat öncede olmayan uykumu getirmek için online izleyebileceğim filmler ararken ‘The İmam‘ filmine rastladım. 2005 yapımı bu filmle ilgili aklımda tek kalan başarısız bir çalışma olduğu ve Eşref Ziya’nın oynadığı idi. Yarı istekle izledim tüm filmi. Eşref Ziya’nın oyunculuğunu beğenmedim. Özellikle trafik polisleri durdurunca ‘ben bilgisayar mühendisiyim’ deyişine sinir oldum. Ahmet Yenilmez en zor rolü hakkıyla yerine getirmiş. Ama zaten mesaj kaygısı taşıyan bir film olduğu için oyunculukları çok da önemsemiyorum. Filmin sonunda bir ölü yıkama sahnesi var. Sanırım 9 yaşlarımda görmüştüm benzer bir sahneyi gerçek hayatta ve günlerce etkisinden kurtulamamıştım. Yönetmen İsmail Güneş’in geçen sene yaptığı ‘Sözün Bittiği Yer‘ filmi de izlemek istiyorum. O filmiyle ilgili olumlu şeyler duymuştum. Bu arada ‘The İmam’ filmin final sahnesi oldukça etkileyici idi. Üste yazdığım sözlerde final sahnesinde arka planda çalan şarkının sözleri. Dinlerken ‘hadi sen de git, korkma’ dedim içimden.
Bir sms mesajının sesi ile uyandım. Yarı uykulu bir şekilde -mesajın kimden geldiğine bile bakmadan- okumaya başladım. “Her seye vaktin var da geyige mi vaktin yok”. Tam anlamıyla dumur oldum ilk anda. Çünkü ve zaten tüm gece Beyaz Show, tez çalışması ve chat ortaya karışık geçmiş ve geç uyumuştum. Yani geyikten kastı yazışma ise ben görevimi yeterince ifa etmiştim. “Her seye vaktin var da geyige mi vaktin yok Vodafone’lu. Telefonunu acik tut. 30 Mart’ta Geyikli Kampanya basliyor” yazıyordu mesajın tamamında. “Allah iyiliğinizi versin” dedim, güldüm geçtim. Ama bu defa da iki gün önceki yolculuk sırasında başıma gelenleri hatırladım. Hostes bayanın servis sırasında -saf yapısından ve küçük yaşından olsa gerek- Paris Hilton gibi eğimli hareketlerle üzerime yığılmıştı. Önce bunu karizmama ve dayanılmaz cazibeme bağlamıştım ama -Atıf Yılmaz’ın o güne kadar bakışlarından etkilendiği Türkan Şoray’ın CocaCola şişesine de aynı bakışı attığını gördüğü anda kendisini hissettiği gibi- hostes kızın diğer müşterilere de öylesine sıcak(!) davrandığını görünce dünyam yıkıldı. Umutlarım, hayallerim. Ama toparlandım. Bir ara gözucu ile arkamda oturan gence baktım. İnanamadım. Prince’in ta kendisi arkamda idi. Sanırım tüm basın Paris Hilton gelecek diye kavga ederken sakin sakin Türkiye’yi gezmek istemiş. Hak verdim ama yine de şüphe ettim. Mola yerinde ayağa kalkmasını bekledim, 157 boyunlarında ise kesin o olmalıydı diyerekten. Ama uykum geldi beklerken. Gözlerim kapalı ve tam uyumak isterken, bir leoparın ön koltuk arkasından hırladığını farkettim bu seferde. ‘Hırrrrrr, hırrrrrrrr, hırr, hırrrrr’. Değişen tonlarda hırlamalar içimi ürpertti ama gözümü sabırla kapalı tuttum. Taaaa ki leoparın kükreme sesine kadar. Yerimden bir sıçradım. Ön koltuktaki leopar desen bikini tavsiye edebileceğim bu insanı boğmak istedim. Ama yapamadım. Zaten arkamdaki de Prince değilmiş, ikinci kez yıkıldım. Umutlarım, hayallerim. Bu kadar kırık bir kalple ben artık yaşayamam demişim, uyumuşum, haberim olmamış. Hostesin beni ‘beyfendi geldik’ diyerek dürtmesiyle bir sıçramışım ki; gariban kız da o korkuyla ve aynı hızla geri koltuğa yapıştı. Gülüştük, özür dileştik. Bak aklıma geldi ya; yine güldüm mesela. Sonra kalktım yataktan. Komidi üzerindeki Sabah Gazetesi’nin eki ‘Astroloji 2008 Burç Yorumları (Astrolog Çelebi Çiçek)’ kitapçığına uzandım. Burcumu buldum ve özelliklerini okumaya başladım. “En belirgin özelliği - Canlılık, En büyük hatası - Alaycılık, En büyük ideali - Gezip görmek ve bilgilenmek” kısımlarını tasdik ederek; burcumla ilgili aşk hayatı, kariyer, sağlık bölümlerini okumadan yükselenimle ilgili kısımı okumaya başladım. Yıllardır hangi saatte doğduğumu bilmediğimden ve öğrenemediğimden bu kısımları es geçmiştim zaten. “Nisan ayında yakın bir arkadaşınız ile yaşayacağınız kırgınlık sizi huzursuz edebilir. (Tahmin edebiliyorum.) Çevrenizde aşmanız gereken birçok engel var. (Valla öyle gardaş.) Sorunların çözümü konusunda size yardımcı olacak kimse yok. (Boşuna dememişler Türk’ün Türk’den başka dostu yok diye, o fasıl.) Bu kadar hassas olmanız sorunların daha çok büyümesine neden oluyor. (Bunu ilk söyleyen sen değilsin, geç.) Sadece bazı dönemlerde mantıkla hareket ediyor ve ne yazık ki hata yapıyorsunuz. Bence mantığı biraz geri planda tutun. (Hmmm. Bu ilginç bir yorum.) Sakinliğinizi korumaya özen göstermelisiniz. (Uzaktan yazması kolay tabii.)”
Küstah ve çok bilmiş ifadeler kızdırdı biraz, hışımla kapattım. Ama kitapçığın arka yüzündeki resme bakakaldım. Uzun süre Shakira ile Beyonce arasında gittim geldim, ama Shakira da karar kıldım. Güne ne magazin forever başladığımı farkettim. Sonra kalktım yataktan, pencereye yanaştım, perdeyi araladım. Farkettim ki; gün ne güzel doğmuş. Öyle ki; balkona değen ağaçlar bembeyaz çiçek bile açmış.

Merhaba…

Ben doğunun bir ucunda öğretmen hasreti çeken yüzlerce köy çocuğundan biriyim.
Adım Gülbeyaz. Annem hayata hep güleyim, güzel günler göreyim diye adımı Gülbeyaz koymuş. Ama keşke… Keşke isimler, insanların kaderini değişterebilseydi. Burada okulumuz var, tahtamız, sıralarımız, silgimiz, sobamız var.Fakat sen yoksun öğretmenim…

Bizde Ali’yiz, Ahmet’iz, Ayşe’yiz , Zeynep’iz…
Bu yılda cıvıl cıvıl bir okul hayal ederek okula koşduk. Hatta bak. Dün akşam ellerimize kınalar yaktık. Çünkü bayram bildik geleceğin günü, ama sen yoktun öğretmenim. Gelseydin… Gelseydin çiceklerle karşılayacaktık seni okulun önünde
Sen sıcacık ellerin ile başımızı okşayacaktın, gülen yüzünle gözlerin içimizi ısıtacak, küçüçük kalplerimiz o sevgi ile kuşlar gibi kanatlanacaktı.

Sonra, sonra sınıflarımıza geçecektik ve biz evden getirdiğimiz tezeklerle hep beraber sobayı yakacaktık. Isınacaktık bir güzel. Hayata, insanlığa, güzeliğe ısınacaktık öğretmenim. Ama biliyoruz; bunlar hep hayal ve biz hep içimiz buruk yaşıyoruz öğretmenim. Biz bu topraklara bahar getirmenin hayallerini kuruyoruz.. F fakat sen yoksun ya öğretmenim. Her tarafta kış var, rüzgar var, tipi var, heryerde cahillik var, kan davaları başlık paraları var..

Biliyor musun daha iki gün önce Kadriye’yi berdel deyip, töremizdir deyip 50 yaşındaki bir adamla evlendirdiler. Hatta o gün Kadriye, ben ve diğer arkadaşlarım sokakta oturmuş peynir ekmek yiyorduk. Sonra Kadriye’nin annesi geldi, ellinden tuttu. Dedi ki ‘Hadi gel, sana gelinlik giydireceğiz’. Sonra onu aldı götürdü. Gidiş o gidiş. Ne olduğunu bile anlayamadık. Kadriye henüz 12 yaşında, oyun çağındaydı öğretmenim ve şimdi o yok. Çünkü intihar etti.

Ha.. Bir de burada teroristlerin kandırıp, dağa kaldırdıği çocuklar var. Kalem tutması gereken ellerine silah tutuşturulan, maşa gibi kullanılan çocuklar. Onlar kabuğu düşmüş kaplumbağalar gibi sersefil, dönmesini unutmuş cemberler gibi kalakalmışlar dağ başlarında. Ailelerine ise ‘kader böyle imiş’ deyip, elleri kolları bağlı beklemek düşüyor. Öğretmenim sahi bir insanın çocuğunun katran kazanlarına atılmasını seyretmesi nasıl bir duygu?

(more…)

Kandan irinden çamurlar set oldu önüne.
Tüm yollar tükendi sen giderken.
Yine de ağır aksak uzaklaştın benden.
***
Benim için ise; kolay değil hayat.
Yok öyle gitmek kolay değil.
Vazgeçmek zor…
‘Vazgeç’ demek içinse geç benim için.

Genç kız 1: Ayşe’nin neyi varmış?
Genç kız 2: Bilmiyonmu kızım. Koşarken düşmüş, dikiş attılar.
Genç kız 1: Hmm. İyi demi şimdi. Bu arada Leyla da gelecek mi?
Genç erkek : Gelcek gelcek.

Sabah bi kamu kurumunda işim vardı. Ordan dönüşte az yürüyeyim dedim. Yol üzerindeki üniversitenin az ilerisinde bi kafenin önünde toplanan -giyimlerinden çok belli- aşırı sol görüşlü gençler dikkatimi çekti. Sonra hızlanan grubun arasında kaldım. Yukarıda yazdığım dialoga istemeden şahit oldum. Olayı tam kavrayamadım. Sonra yaklaşık 15 kişilik bu grubun ışıkları dinlemeden karşıya geçtiğini gördüm. Bu toplu hareket esnasında birşey çok dikkatimi çekti. Kızın biri paltosunun cebinden çıkardığı kaldırım taşını bir erkek arkadaşına verdi. O da çaktırmadan ve usulca yerleştirdi cebine. ‘Allah akıl fikir versin’ dedim içimden. ‘Çok mu zor; inandığı fikirlerini eğitim-öğrenim görmek için geldiği kurumu bitirdikten sonra insani usüllerle savunmak’ diye iç geçirdim.

10 yıl sonra fikirlerini böyle savunduklarına gülecekti belki de birçoğu. Belki utanacaklardı yaptıklarına. Belki de yeni gençlerin bu yöntemlerle meydanları birbirine katıp, iç güvenlik personeline ve sivil halka zarar vermeleri noktasında teşvik edeceklerdi. Çok da fazla düşünmeden -eylemin olacağı bölgeyi bildiğim için- o taraflarda dolanmadan işlerimi halledip eve döndüm.

Eylemin yapılacağı saatlerde ve yakınlarındaki bir hastanede muayene olan annemin çıkışta biber gazından etkilenerek kendini yine hastaneye attığını öğrendim. İçimden kaç dilde küfrettiğimi sormayın tabi.

‘Allah ıslah etsin. Islah olmayanların da belasını versin’

Uzak şehirlerin yabancısısındır bazen. Şehir seni güneşle karşılasa bile ıslak yollar sılana. Böyle yerlerde yabancı olmaktan korkarsın muhtemelen. Eski bildik sokaklarını gezersin tanıdık olma ümidiyle. Yağmur ortası atarsın kendini bir orta sınıf cafeye. Sade menüden bir ayvalık tostu istersin Ayvalık’ta olmasan bile, yanına da semaver sıcağı bir büyük çay belki de. Duvarlarına bakarsın, yalnızsındır diye. Gözüne ‘Hüzün de güzeldir, Mutluluğa gebeyse zaman’ tabelası ilişir, sözün sahibini sorarsın işletmeciye. O mekanın ünlü müdavimlerinden birinin olduğunu duyunca, bir sanatkarla aynı mekanda bulunmuşluğun kibirinde susarsın. Sonra bir ses yükselir radyodan. Müziğin sözleri alır seni, götürür. Anlam katar sana ve yaşananlara olabildiğince. ‘Belki de zamansız açtım içimi/ Yüreğim şeffaftı aklımsa deli/ Ben geldim sen kaçtın hep bana inat/ Bir vardın bir yoktun hep masal gibi’ der tanıdık bir kadın sesi. Hatırlarsın şarkıyı ve şarkıcıyı. Ama hayıflanırsın ‘bu şarkı bu kadar güzel ve anlamlı mıydı’ diye sessizce. Sonra sıkılırsın susmaktan, yağmura rağmen tekrar atarsın kendini uzak şehrin sokaklarına. Islanırsın, sustukların erir gider içinde. Islanırsın, gözyaşların karışır yağmur ıslağı tenine. Sen de gitmek istersin. Bir otobüs firmasının bilet satış noktasında soluklanırsın. Vakit geçer, dursun istersin. Sonra uzak şehrin terminaline gidersin. ‘İyi yolculuklar’ der gibi sallanan bir el gözlersin otobüsün içinde. Mutluluğa gebe olmayacak hüzünler sarar bedenini. Sonra uzak şehirden yakın sılaya bir yol başlar, gidersin. Rüyaların birer birer biter içinde. Derken sen kokan şehrin sabahında güneş karşılar seni. Tutar ağır bedeninden, okşar yüreğini. Yine de yol yorgunu kalbine ‘Ben neyin sılası, neyin gurbetiyim?’ sorusu ilişir istemeden. Cevabı gizlidir, sen hiç göremezsin.


Yüksek Sadakat 2008 Mart’ının 18. gününde yeni albümünü çıkarmış. Ancak haberim oldu. Daha önce grubun vokalisti Cemil Demirbakan’ın solo albüm çıkarmak için ayrılacağını duymuştum ama bu albüme seçilecek yeni vokalistin Kenan Vural olacağını tahmin etmezdim. Çünkü zaten Kenan Vural’ın da yayınlanmayı bekleyen hazır albümü var. Gerçi her şekilde uzun zaman grupta bulunmak istediğini falan söylemiş bir röportajda. Neticede bir kel gitmiş başka bir kel gelmiş. Sesleri bile benziyor adamların zaten. Zaten bu olayın öncesinde de grubun davulcusu Deniz Alemdar gitmiş yerine çok daha deneyimli Alpay Şalt gelmişti. Neyse…

Ben albümün tamamını birkaç kez dinledim. Şarkıların sahibi bu albümde de Kutlu Özmakinacı olduğu için söz ve müzikler çok güzel. Ayrıca bu albümde Sibel Gürsoy, Zeynep Casalini, Şenova Üker, Uğur Varol ve Gündem Yaylı Grubu gibi sanatçı ve gruplar yer almış.

Albümdeki şarkılar şunlar:
1 - Aşk Durdukça
2 - Ben Seni Arayamam
3 - Hiçbir Şey Yerini Tutamaz
4 - Haydi Gel İçelim
5 - Babamın Evinde
6 - Savaşçının Yolu
7 - Kara Göründü
8 - Yavaş
9 - Katil & Maktûl
10 - İçimde Yağmur

Grubun yeni albümünün şarkı sözleri henüz nete düşmemiş sanırım. Sitelerinde de göremedim. ‘Ben seni arayamam’, ‘Yavaş yavaş’ ve ‘Hiçbirşey yerini tutamaz’ şarkılarının sözlerini ben yazayım.

Bak benden artakalan; biraz kül, biraz duman
Ne kadar istesem de, ben seni arayamam

Ruhum rüyaya dalmış; dünya uzak, gerçek yaban
Sanki bir yok, bir de varmış; ben seni arayamam

Keşke yanımda olsaydın, kolay olurdu o zaman
Ben sussam, sen anlatsaydın; yorulunca uyusaydın
Kolay mı sanıyorsun, kolaysa yan o zaman
Yağmurum ol üstüme, ben böyle yaşayamam
Halimi görüyorsun, birşeyler yap o zaman
Sebebim var biliyorsun, ben seni arayamam

Yavaş yavaş, yuvarlanıp sallanarak
Yarana otlar basarak, varacağın asude park
Seni içine alacak, herşey mazide kalacak
Yavaş yavaş yavaş yavaş

Zaten kardeş gibidir; barış ve savaş
Herşey yoluna girer yavaş yavaş

Bende senden başka bir ben yok ki
Seni düşünmek namaz, hiçbirşey yerini tutamaz
Nefes kadar yeni, günah kadar eski
Alıp götürecek seni, içinde bekleyen gemi. Gitme…

Rüyamda bir balıkla tanıştım
Onunla senden benden, göç etmekten konuştum
Biraz garip şimdi bakınca
Hayvanlar konuşamaz, insanlar duymadıkça
Gitme, ne olur gitme…
Sen gidersen çöl gelir, çekirgeler beni alır
Gitme, bu yüzden gitme…
Seni düşünmek namaz, hiçbirşey yerini tutamaz

Bir yakınım beni ziyarete gelirken bakkaldan topitop şekeri almış. Önünde çocuklar gibi yeme cesareti gösteremedim. Ama şuan itibariyle ağzımda büyük bir zevkle tüketmekteyim. Tüketirken de çocukken bu şekerin benim için taşıdığı kıymet aklıma geldi. Ve diğer bazı şeylerin. Neler mi? Mesela:

O zamanların ünlü kuyruklu yıldızından ismini almış; dışı çikolata, ortası krema kaplı iki bisküviden oluşan Halley.

Ambalajını açmanın özel marifet gerektirdiği, dış kabından telefon yaptığım, kendisini de öncelikle puf (yani yumuşak) kısmından başlayarak tükettiğim Eti Puf.

Ekstra hiç bi özelliğini hatırlamadığım ama nedense yalayarak uzun vadede bitirmeye çalıştığım Hobby.

Hobby’den daha kaliteli olduğuna inandığım ve o zamanki aklımla ismini birleştirilmiş bir isim olarak varsaydığım Tadelle. (tad ve elle)

Bisküvinin ortasına jöle ve üzerine granüllerle vazgeçemediğim bir lezzete dönüşen ve şimdilerde 18li çoklu paketinden uzak durmaya çalıştığım Eti Cin.

Emerek bitirmek yerine birkaçını topluca ağzımda çiğneyip yutmayı tercih ettiğim ve en çok kola şişesi şeklinde olanlarını sevdiğim Jelibon.

İçindeki karikatürlere bayıldığım ve biraz sert olduğu için çiğnemekte zorlandığım sakız Tipitip.

Hakkında ‘içinde domuz yağı var’ söylentisine rağmen nane aromasından ve içindeki ünlü resimlerden dolayı çiğnemekten vazgeçmediğim Minti sakızı.

Çikolatalarını yemekten ziyade kutusunu sallamayı çok sevdiğim ve çikolatalarını da üstlerindeki farklı renkli boyalarını ağzımda erittikten sonra yediğim Bonibon.

Yerken önce kuyruğunu sonra baş kısmını en sonunda da kalan gövdesini yemek gibi saçma bir yol izlediğim Eti Balık Kraker.

Sırf çıkardığı ses için hızlı hızlı yediğim ve hemen akabinde tuz komasından dolayı yalaktan su içen inek misali musluğa yapıştığım Ülker Çubuk Kraker.

Şimdilerde bu markaların yerini rekabet mahsülü yeni yeni tadlar almış durumda. Ama yine de ben bunlardan kolay kolay vazgeçebileceğimi sanmıyorum.


Parçalandım
Ve her bir parçam ayrı yere bıraktım
Birini açık denizlerin en derin yerine attım
Kürek çektim, uzaklaştım, dönüp arkama bakmadım bile
Birini yüksek dağların zirvesine çıkardım
Hiç kimse kurtarmasın, kurda kuşa yem olsun diye
Birini hiç unutmadığım o küçük şehirde bıraktım
Dönemedim, kimbilir, belki dönsem de bulamazdım
Birini tandık bir vişne ağacının dibine ektim
Soramadım filizlendi mi, sürgün verdi mi
Birini çok sevdiğim bir dostta unuttum
İstedim, geri vermedi, meğer benden pek haz etmezmiş
Birini büyük bir aşk uğruna ateşlere attım
Bilerek, isteyerek, ama asla pişman olmadım
Önce savruldum yok oldum
Sonra dinlendim duruldum
Ve her giden parçam yerine
Yenisini doğurdum

Daha güçlü, daha sakin
Daha mutlu, daha suskun
Daha olgun, daha kırgın
Daha yalnız, daha yorgun

Candan Erçetin’i çok severim. Ama en çok bu şarkısını severim. Birkaç gündür dilimden düşmez oldu. Neden acaba?

Hazırdım bende seni bekliyordum
Nerede bu geç kalmasa diyordum
Ve bir gün karşımda duruyordun
Bilmeden mucizenin ta kendisi oluyordun

Anladım ben her şeyi yoruyorum
Belkide hep senden bekliyorum
Değişmedim sadece susuyorum
Mucizeler yaratan kahramanı özlüyorum…

Olmaz bir tanem
Olmaz sevdiğim
Olmaz inan bana olmaz
Aşk böyle olmaz

Geriye dönmek olmaz; yanmış, tarumar olmuş geridekiler. İleri gidemem, zaten yolun sonundayım. Önümde ise bir uçurum. Seçmek zorundayım. Yaşamak ölmek kadar zor iken seçim yapmak zorundayım.

*
*
*
*
*
*
*
*
Beklemeyi seçiyorum.
Ölene kadar yaşamayı…

‘İnsan doğar, yaşar ve ölür.’ diye başlardı çocukken yazdığım her kompozisyon. O yaşların heyecanı ile olsa gerek gelişme ve sonuç bölümlerinde çocukluk ve gençlik dönemlerine ilişkin konulardan bahseder, bitirirdim. Ama insanoğlu işte, değişiyor. Saçımdaki aklar iki elin parmaklarını geçince yaşlılık hissi sarmaya başlıyor bedeni ve ruhu. İtiraf etmeliyim ki; ben yaşlanmaktan korkuyorum. Hatta hiç yaşlanmak istemiyorum. Huysuz, sevimsiz birisi olacağımı düşündüğümden, o günlerin benim için çok çetin olacağını da bildiğimden, tez evvelden Hakk’ın rahmetine kavuşmayı diliyorum. Yani avam tabirle ele-ayağa düşmek istemiyorum. Tabiki kader arz-talep üzerinden çalışmıyor. Ne kadar yaşayacağımı Allah bilir. Belki birkaç saat sonra son nefesimi vereceğim, belki de tüm sevdiklerimi toprağa verecek kadar uzun yaşayacağım. Bilemiyorum. O nedenle herşeye hazır yaşamam gerekiyor. Yaşlanmanında bir süreç olduğunu kabullenerek; saçımdaki akları, yüzümdeki çizgileri olgunluğa emare sayıp, sevinmeliyim belki de.

Demin sokakta bir afiş gördüm. Her yıl 18-24 Mart tarihleri ‘Yaşlılar Haftası’ olarak kutlanıyormuş ülkemizde. ‘Aaa. Saçında beyaz çıkmış. Yaşlanıyorsun’ ifadelerini 2007 yılı itibariyle duyduğumu düşünürsek; bu kutlama haftasını ilk defa farketmiş olmam mübah görülebilir. Neyse. Geç olsun güç olmasın.

Aslında genel olarak düşünürsek; yaşlılara karşı sıcak ve ilgili biri sayılabilirim. Tahammül sınırlarım onlara karşı daha esnek ve geniştir. Anneannemin yaşlılığını gördüm, birlikte yaşadık bir süre. Yaşlılığın verdiği bedenî arızalardan dolayı duyamaması, yardım almadan beslenememesi, temizliğini yapamaması ve bazen aksileşmesi bana çok şey öğretti. Beni güreşte yere deviren -torununun torununu görmüş- 80 yaşındaki bu çınarın bir sene içinde nasıl eriyip bittiğini görünce fanilik hissini daha bir iyi anladım. Evet; insan doğuyor, yaşıyor, yaşlanıyor ve ölüyor. Hepimiz bu bilinçle yaşlılara yaklaşmalıyız; birgün aynı zorlukları bizlerin de yaşayabileceğini kafamızdan çıkarmamalıyız. Mesela bu haftayı vesile bilip; bir huzurevini ziyaret ederek hiç tanımadığımız insanları mutlu edebiliriz. Ya da uzaklara gitmeden yakınımızdaki yaşlı komşu veya akrabalarımızı ziyaret edebiliriz. Kendimiz için neler yapabiliriz diye düşünürsek; sosyal güvence sağlayacak ufak yatırımlar, sağlıklı beslenmek ve spor yapmak ilk aklıma gelenler. Bir de doğru dostları olmalı insanın. Yakın çevresi ile güzel ilişkiler kurmalı. İnsanları sevmeli ve mümkünse sevilmeli.

Ne diyelim. Allah kimseyi ele-ayağa düşürmesin. Kimseyi kimseye muhtaç etmesin.

1914 kışıydı. Epey sertti, soğuktu. Sürüyordu Elif kağnısını inceden inceye. Döküyordu kanını vatanın her karış toprağının mahsülü yiğitler. Yüzbinler şehadet şerbetinden içiyordu tereddüt etmeden. Vuruyordu yakamoz yakamoz ay ışığı ötelerden. Yakışıyordu hilal kırmızı gölün üzerine. Sonra akıyordu ardısıra gözyaşları. Ağlıyordu yetimleri, öksüzleri vatanın. 1915 başıydı. Sertti, soğuktu. Elif de can vermişti cepheye mühimmat taşırken.

Bugün 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin 93. yıldönümü.
Ayrıca bu zaferin mimarı şehitlerimizi de anma günü.
Birkaç defa o toprakları gezme fırsatı yakalamış biri olarak, 90 yıl geçmesine rağmen kalan izler karşısında bile dehşete düştüm, gözyaşlarımı tutamadım. Sanki o zamanları yaşadım. Fedakar bir zabit gibi kardeşim gördüğüm neferlerimi alıp hiç bilmediğim dillerin, renklerin, dinlerin insanlarına karşı cepheden cepheye vatanımı korurken hayal ettim kendimi. Bu sırada çektiğim açlığı, kısıtlı imkanları, sefaleti düşündüm ve bunları yaparken geriye bıraktıklarıma bir daha bakmayışımı. ‘Ne büyüksünüz’ diyebildim biraz utançla mezarsız atalarıma.
Günümüzün şartları malum. Eskiye göre çok daha dişleri bilenmiş durumda düşmanların. İçe nifak, dıştan tahrik; bozuyorlar huzurumuzu. Bir avuç kalmış bu Osmanlı yurdunun büyümesini, gelişmesini kimse istemiyor. Terör belasına müptela edildiğimiz yetmezmiş gibi, bir de demokrasi anlayışımızın sınırlarını sorguluyoruz bilinmeyen arzu sahiplerinin gölgesinde.Başörtüsü sorunu, parti kapatma davaları, asker & siyaset çatışması, reform paketleri, vergiler, borsa, dolar/avro, ahlaki çöküş, tükeniş, bitiş.
O büyük destanın kahramanlarını yad ettiğimiz şu günde; bir şöyle kuvvetle silkelenip, kendimize gelelim diyorum.

Çanakkale Şehidlerine

***
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
***
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor son Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy


Bu arada; zaferimizle ilgili güzel bir sunumu var Çanakkale Şehitleri Tanıtma ve Araştırma Derneği’nin. Buradan izleyebilirsiniz.

Aile saadeti kapsamında çayımı yudumlarken kardeşim tarafından takip edilen Popstar Alaturka programını izleme fırsatım oldu. (programın ismi zaten bi garip. pop-alaturka birarada. ortaya karışık. yanar döner. falan filan.) Son söylemleri nedeniyle gözümden iiiyice düşmüş Bülent Ersoy’um hala jüride mi diye baktım ve o koca cüssesi, ‘geyşa’ makyajıyla hemen seçtim göz ucuyla. Yarışma programıyla ilgili tek malumatım; çok sevdiğim bir arkadaşımın verdiği bilgiye göre -ki o şuan çok istemesine rağmen bu programı izleyememekte- Mehtap isimli yarışmacının kardeşlerini okutmak için yaptığı Ulus gazinolarında çalışma fedakarlığı -ki tiksinirim oralardan-.

Neyse… Konumuz bu değil.
Program sırasında yarışmacılar şarkılarını söylerken arada Simge adlı 11 yaşındaki bir kız çocuğunu roman havası oynamaya çıkardılar. Giydirmişler dansöz kıyafeti, allamışlar, pullamışlar. Nasıl içerledim anlatamam. Acaba Osmantan’ım Erkır’ım ile Ebru’m Gündeş’im ileri de izdivaç ederlerse ve de bir çocukları olursa; böyle milyonlar karşısında göbek attırırlar mı merak ediyorum. Yine Bülent’im Ersoy’um Armağan’ından boşanınca defaatle evlenirse ve asla olmayacak çocukları olursa; bu tür bir rezalete müsade eder mi bilmek istiyorum -hoş o zat-ı muhterem zaten askere de yollamazmış çocuğunu başkalarının savaşı için-. Hadi onları geçtim, Orhan Abi’nin ketumluğu en çok beni üzdü.

Birçok mesele de olduğu gibi bu defa ‘aman banane’ demiyorum. Birkaç blogta da gördüğüm -mesela- ‘çocuk istismarını önleme’ mevzuunda bir katkıda da ben bulunmak istedim. Ayrıca Doctus‘ta gördüğüm mevzu ile ilgili link ve afiş burada.

her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden falan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
Allah’a inanmaktır

Yılmaz Erdoğan

Kimler geçerken içimden
Bir sen vardın
Melekleri imrendiren
Hiç gelme gideceksen
Ürkek buz tanesi
Zamanın gelince
Eriyeceksen

Mesafeler kanatırken ruhumu, bilmediğin şeyler olur bazen ama ben söyleyemem bildiklerime. Sen de merak etmezsin zaten. Yüreğime bir gezgin gelir, konaklar yokken sen. Tarifi henüz yapılmamış dünyalarda seyahate çıkarır beni. Tutar büyümemiş ellerimden, ses etmem. Güvenimi her seferinde suistimal eder, ben küsmem. Bırakır yine bilmediğim bir mekanda zamansız. Öylece kalırım -sensiz, bensiz-. İşte o an anlarım yokluğunu daha da derinden. Özlerim sen artık nasıl özleneceksen. İsmini söylerim, sen duymazsın. Naçar. Kelimelerle yetinmeyen hislerin ağırlığında yürürüm avare. Kanatılmış uçurtmalara umut yüklemiş bir divane çocuk gibi geçerim sevda çöllerinden. Sana uzanan yollar ararım duvarların ardında. İşlemez olur çarkları hayatın, öğrenirim ben de zamanla. Uyanırım ümidiyle gözlerimi kapatırım seyahatlerden, sen olursun yanımda. Açınca gidersin anında, bırakırsın yalnızlığımla. Korkarım kendimden ve senden. Korkarım.
Ne gel isterim, ne de sev. Eğer ki; gideceksen

Next Page »