Şubat 2008


.
.
İnsan doğar, yaşar, ölür.
Bezme erer, taşar gönül.
Giden gitse, kalan bilir.
.
.

Nice zaman geçti, gözyaşım dinmedi. Bu ateş kendinden söner dedim, sönmedi. Ruhundan üfledin aşkın ey Rab, dermanın gelmedi. Ben bittim, ‘Leyla’sız kaldım bu susuz çöllerde. Serapsız kaldım.

Her yolcuya ‘Sen “O” musun?’ diye sordum. Deli dediler, alay ettiler. Ne beni anlayan oldu, ne ben anladım. Bedene bürünesin diye geceler boyu dualar dizdim. Gündüze derdimi döktüm. Güneşleri korkuttum alevimden. Gül kuruttum sana özlem dolu günlere. Sarsıldı arz. Temaşaya çıktı şirler heybetimden.

Ben yılmadım. İbrahimî bir yürekte Mecnunî bir sevda büyüttüm. Derken zaman bitti. Dünyada kaldı izlerim. Yükselirken ruhum semaya, melekler ağladı kalanlara. Tarifsiz arzular sarmaşık varlığıma, yokluk endişesinden azad edildim. Bir divane neşvesinde yandım oduna ateşinin.

Ben artık haberleri izleyemiyorum. Aralarda merakımı gidermek için haber sitelerine kısa kısa bakıyorum. Ona bile yüreğim dayanmıyor. ‘Güneş’ kara harekatı başladığından bu yana kınalı şehitler verdik ve Türkiye’nin dört bir yanında törenlerle ebediyete uğurladık. Gözyaşlarımız toprağa akarken, yüreklerimiz zor şartlarda görevine devam eden askerlerimizle. Tüm ülke tek yürek olmuş, bu dertten kurtulmayı sabırla bekliyoruz.

Fakat medyamız harekatı destekleyici bir psikolojik harekat unsuru olarak kendini göstermek yerine karışık gündemde kafaları daha da karıştıracak reyting kaygılı haberler yapmaya devam ediyor. Eski arşiv görüntüleri ile kaynağı çok sağlam olmayan duyumları haber yapanlar az değil. Ama yapılan haberler içerisinde en çok kanıma dokunan, yayın hayatına başladığı ilk günden bu yana hakkındaki beğenimi yakın çevremle paylaştığım Taraf gazetesinin manşeti oldu. ‘127 insan öldürüldü. 15 asker şehit oldu, 112 PKK’lı hayatını kaybetti’ manşetinde şehitlerin sayısı ile PKK’lıların aynı rakam içine sıkıştırılması benim demokrasi anlayışımı da zorluyor. Tabiiki bu savaşın iki tarafın hayatlarına mal olduğunu hepimiz kabul ederiz. Ama üslup çok önemli bana göre. Hele ki hislerimizin mantığımızı bile kavurduğu şu günlerde.


Medyadan konu açılmışken; cuma gecesi geç aldığı şehit haberleri ile programını erkenden bitiren Beyazıt Öztürk‘ü tebrik ediyorum ve Bülent Ersoy‘u da dün akşam yayınlanan ses yarışmasında söylediği ‘başkalarının savaşı için doğurduğum çocuğu toprağa veremem‘ sözünden dolayı fevkaladenin fevkinde bir şiddetle kınıyorum. Heyet-i umumiyenin diğer azaları da benle hemfikirlerdir diye düşünüyorum.

***

17 asker, 3 geçici köy korucusu şehitlerimize Allah’tan rahmet ve ailelerine sabır-sebat diliyorum. Malum ateş düştüğü yeri yakıyor. Umarım daha şehit vermeden bu beladan kurtuluruz.

Sabah geç kalktım. Bilmediğim bir hevesle televizyonu açtım yataktan çıkmadan. Bir baktım göz altlarını gecelik bir operasyonla aldırdığını düşündüren ve Bülent Ersoy’dan sirayet bir erkeksilikle konuşan ‘Sabahların Sultanı’ bir Seda Sayan. Zap.
Birden kahkahaya boğuldum. Ekranda şaka yaparcasına ‘Siz (yani biz) mutlu, Lerzan Mutlu’ yazıyordu. 15 sn kadar izlemeyi başardım. Dudaklarını az daha bükerse burnuna değdirir ve daha mutlu olur, oluruz diye düşündüm ama nafile. Gözlerim elvermedi. Zap.
-’Şahika’msı bir dudak ve kaş hareketiyle- şaşırdım. Petek Dinçöz; Selahattin Alpay, Gülay ve Bedirhan Gökçe gibi muhteşem konuklar davet etme zekiliğini göstermiş. Petek şarkı söylemesin sadece dans etsin diye dua ederek programı büyük ölçüde izledim. Gülay’ı pek bi severim zaten. Bedirhan da yöresel şivelerle söylediği şiirler ile gülümsetti. Türkü ve şiir harmanı oldu ortalık. Bir ara yataktan uzanıp peçete aldım. Bir halay barı da mekanımda kurdum. Allah’tan gören olmadı. Reklam. Zap.
Seda abla kızmış. Konuk mağdure ve telefondaki kocasını fırçalıyor. Yok fırçalamıyor, dövecek galiba. Zap.
Lerzan bacı hala mutlu. Oturan seyirciler söz istiyor. Sanırım Bakırköy Hastanesi’nden çağrılmış mikrofona yapışanların bazıları. Zap.

Sabah kuşağı hanım programlarını izleyen ev hanımlarının ruh halini şimdi daha iyi anlıyorum. Allah cümlemize akıl fikir versin. (Aaaaaamin)

‘Geç olsun ama güç olmasın’ dedim ve 8 yıl gecikmeli olsa da sonunda izledim ‘Sarhoş Atlar Zamanı‘nı.
Film, İran ile Irak sınırının İran bölümündeki bir Kürt köyünde yaşanan bir aile dramını konu almış. Dram kelimesinden çok aile kelimesini vurgulamak istiyorum bu film için. En zor şartlarda bile nasıl ‘aile’ olunacağını gösteren bir hikaye işlenmiş. Bunun yanısıra ‘küçük şey yoktur’ ifadesinin manasını gözümüze sokarcasına ufak şeylerle gelen mutluluğu anlatırken sade bir dil kullanılmış.

Ben izlerken hayatımdan çok izler yakaladım. Ayrıca bildiğim üç-beş kürtçe kelimeyi konuşmalar arasında seçebildikçe mutlu oldum. Oldukça etkilendim ve hatta bir kaç kez gözlerim doldu. Her sahnesi hala hafızam da ama en etkilendiğim kare; Amaneh adlı küçük kızın hasta abisi Madi’yi sırtında taşırken, yere çöküp ellerini açarak ‘Xudé (Hudé-Allah)’ diyerek başlayıp abisinin sağlığı için yaptığı dua idi.

Filmin belgesel tadında oluşu ve tamamı amatör oyunculardan oluşması ayrı bir yönü. Bu arada yönetmeni Bahman Ghobadi’nin bir röportajını okudum. Filmin konusunun gerçek bir hikayeden alındığını söylemiş. Ayrıca film birçok ödül kazanmış ama en önemlisi 2000 yılı Cannes Film Festivali Altın Kamera Ödülü.


Gündem başörtüsü meselesi ile çalkalanıyor. Aynı evin içinde bile uyumlu yaşayan insanlar adeta bilinçli şekilde kamplaştırılıyor. Siyasetçilerin sağduyusuz açıklamaları gündemi tırmandırken, tüm yaşananlar sonuç olarak insanlarda tedirginlik ve güvensizlik oluşturuyor. Hatta Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal arasındaki söz düellosu bir alt kadrolar tarafından -sevgiyi & hoşgörüyü geçtik- saygı sınırlarının bile dışına çıkılarak devam ettiriliyor ve olay bir yerden sonra özgürlük mücadelesinden daha çirkin bir hal alıyor. Medya -özellikle yatırımları hükümet tarafından askıya alınan Aydın Doğan’ın Medyası- vatansever(!) düşüncelerle; toplumun ve hatta ‘meclis çoğunluğu’nun (Ertuğrul Özkök ekibinin ‘411 el kaosa kalktı’ manşetinin şokundayım hala) doğru karar veremeyeceğini düşünerek olayı kendilerince yorumluyorlar. Sivil toplum örgütleri bir yerlerden düğmesine basılmışçasına olayları daha gergin boyuta taşıyacak gösteriler yapıyor; meydanlar -bazısı beni bile korkutan- pankartlarla doldurulup, taşırılıyor. İnsanlar kurulan oyunda rollerini bilinçsizce oynuyorlar.

Ben ise bugünlerde olaylara elimden geldiğince objektif bakmaya çalışıyorum. Ama fikirlerimi ve yaşadıklarımı biranda kafamdan silip atacak kadar güçlü olduğuma da inanmıyorum. Mesela üniversiteye başladığım gün hala aklımda. Öğrenciliğimin nasıl geçeceğinin ipuçlarını verircesine geç kalmıştım ilk günden. :) Hangi derslikte toplanıldığını öğrendim ve zor bela buldum. Kapıyı çalmaya niyetlenirken içerde birinin bağırdığını duydum. Korkarak biraz da nazikçe kapıya vurmamla kapının açılması bir oldu. Herhalde yaşadığı şokun etkisi ile profesörden işittiği ağır sözlerin ardından benim kapıya vuruşumu duymamış olmalı ki; bir hışımla çarpıştık. Adı Betül imiş, sonradan öğrendim. Türkiye’de ÖSS/ÖYS gibi ikili sınav sisteminde %1′e girecek başarıyı göstererek buralara kadar gelmiş. Ama o yıllar itibariyle, kıyafeti nedeniyle üniversite eğitimi alamayacağı kararı alınmış YÖK tarafından. Üniversitelerin bu karara karşı tutumu henüz netlik kazanmadığı zamanlar olduğundan cesaret gösterip derse gelmiş ve olanlar olmuş. Zaten benim geç kaldığım dakikalarda okulun ilk dersinin ilk konusu ‘hoşgörüsüzlük’ olarak gerçekleşmiş. Ben Betül’ü bir daha görmedim. Yurtdışında bir üniversitede paralı eğitim almış diye duydum. Üzüldüm. Hem eğitim hakkının başındaki bir bez parçasından dolayı alınışından dolayı, hem de bizim AB sürecimizin tamamlanmaması için elinden geleni ardına koymayan bir ülkeye Euro kazandırdığı için üzüldüm. Betül veya benzer durumdaki kişilerin başlarını örtme gayelerinin inançları mı yoksa siyasi amaçları mı olduğunu bilemiyorum. Fakat üniversite süresince siyasi görüşlerini giydiği kıyafetlerle ifade edebilen farklı ideolojik fikri savunan yüzlerce insan tanıdım diyebilirim. Che tşörtü giyen gençler, hilal şeklinde bıyık bırakanlar, yakasında çeşitli parti ya da derneklerin rozetiyle gezenler, çeşitli dinlerin ya da sapkın fikirlerin kitap-dergilerini paylaşanlar ve daha nice çeşnilikler.

Kimseyi benim gibi düşünmüyor diye dövmedim. Kimse de onlar gibi düşünmüyorum diye bana dokunmadı. Hatta sınıfta edindiğim en yakın arkadaşım benden çok farklı fikirlere sahip biriydi. O günlerden bugünlere bakınca durumun geldiği vehameti daha iyi görebiliyorum. 1960larda Amerika’da dışlanan, sözlü-fiili hakaret ve saldırılara maruz kalan zenciler; bugün Obama gibi güçlü bir başkan adayı çıkaracak yerlere gelmişler. Sanırım beyaz amerikalılar, zencilerin kendilerinden farklı olmadığını zamanla farketmişler. Keşke biz de biran evvel ne kadar ‘aynı’ olduğumuzu farketsek. Aslında ben hep derim ‘insan bilmediğinin düşmanıdır’ diye. Biz birbirimizi tanımamaya gayret ettikçe aramızdaki uçurumlar giderek büyüyor. Gün gelecek birbirimiz hakkında ‘diğerleri’ diye hitap eder olacağız. Nicole Kidman’ın ‘The Others’ filmindeki gibi aynı evin içinde farklı boyutlarda yaşayan bir topluma dönüşeceğiz belki de. Olaylar biraz daha zarar boyutlara varmadan ‘Türban Meselesi’nin biran evvel neticeye kavuşturulmasını bekliyorum. Cumhuriyet ya da laikliğin pamuk ipliğine bağlı olmadığını düşünüyorum. Bunun yanısıra üniversite çağındaki insanların eğitim haklarından faydalanırken, siyasi görüşlerini ifade etmelerinin ve ideoloji çeşitliliğinin toplumun dengesi açısından ve bireylerin fikir yapılarının oluşması yönünden gerekli olduğuna inanıyorum -ki bu noktada başörtülü insanların yüzde kaçının siyasi simge amaçlı taktığı tartışılır-.

Bu arada demin televizyonda izledim ve takdir ettim. Yumuşak bir dille ‘Ne saçı açık bayanlar islam düşmanıdır, ne de başörtülü bayanlar cumhuriyet ve laiklik karşıtı’ diyor DSP Başkanı Zeki Sezer. Toplumun çoğunluğunun duymak istediği bu sağduyulu ve samimi açıklama için teşekkür ediyorum kendisine.
Umarım aynı üslup diğer siyasetçilere de sirayet eder biran evvel.

***


Kosova bağımsızlığını ilan etmiş nihayet. Kosova halkına ve tüm dünyaya hayırlı olsun. Geçenlerde TRT’de Banu Avar’ın sunduğu ve benimde bayılarak izlediğim ‘Sınırlar Arasında’ programının konusu Kosova idi. Programda bağımsızlık sürecindeki Kosova’nın üzerindeki eller irdelenmiş ve artan Amerika-AB hayranlığı konu edilmişti. Nitekim haberlerde de bağımsızlığı Kosova bayrağı ile Amerikan bayraklarını taşıyarak kutlayan insanlar gördüm. Üzüldüm. İnsanların bağımsızlığını birilerine borçlu hissettiği durumda o bağımsızlığın varlığı tartışılır bence. Umarım kısa sürede Amerikan izleri silerler üzerlerinden.

Eskiden biz ikimiz
Gökle deniz gibiydik;
- Birmizin üstüne bulut çökse - öbürümüz kararırdı
Birimize hava azıcık açsa - Her şey mavileşirdi öbürümüze.
Eskiden biz ikimiz
Ocakta iki odun gibiydik:
Birbirinden ayrılınca sönüveren
Birbiriyle birleşince tutuşan.
Ama sevi
ne de çabuk kine dönüşüverdi…
Artık bana kızma, hadi.

Fatos Arapi

nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
herşey ama herşey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!,
***
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin,mecburdun,hepsi gibi-
affını diledin.
mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!

Küçük İskender

Sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının
***
Sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
***
Sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim

Louis Aragon

Adı kötüye çıkmış sokaklar gibi
ovalayıp duruyorum temiz yanlarını kalbimin.
Ne senden vazgeçmek sayılır ama bu,
ne de bir yangını bölüşmek seninle.
***
Adı kötüye çıkmış sokaklar gibi
onaramadığı yanları vardır çünkü insanın.
Bir de bakmışsın kulağın siren seslerinde
ve yüzün gözün telefon kesikleri.

Tuna Kiremitçi

Kaba saba, diktatör Roma imparatorlarından 2. Claudius, ordusunda savaşacak asker bulamamaktadır ve bunun en büyük sebebinin de Romalı erkeklerin aile ve aşk-meşk durumları olduğuna inanmaktadır. Cladius abi tüm evlilikleri yasaklamak gibi bir çözüm yoluna gider. (Bu tür bir çözüm bana türban meselesini hatırlattı nedense) Papaz hazretleri Valentine ise yasağa rağmen çiftleri gizlice evlendirmeye devam eder. Fakat kader bu ya; Cladius zalimi durumu bir şekilde öğrenir, Valentine’i tutuklatır ve bu da yetmezmiş gibi sopa ile döverek öldürtür. Bu tarih M.S. 273 yılının 14 Şubatı’na denk geldiği için her yıl bu tarih sevgililer için özel bir anlam taşıdığı düşünülerek önemsenir. Bu arada unutmadan ekleyelim; Valentine ölümünden 226 yıl sonra dönemin Vatikan hazretleri tarafından ‘Aziz’ ünvanıyla lütüflandırılır.

İşte 14 Şubat “Valentine’in Günü”nün biraz efsanevi hikayesi bu.
Anne, baba, sevgililer, kadınlar günü gibi özel anlamlar yüklenmiş günler pek bir anlam ifade etmiyor. Üretim camiasının ‘aman ne var işte hediyeleşmek için vesile’ dedirte dedirte bizi soyduğu tüketim çılgınlığı günlerinden bir gün. Zaten ben doğum günlerinin kutlanmasını bile yadırgayan yarı duygusuz biriyim işte.

Aslında sevgililer günü deyince aklıma ilk gelen Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet’in oynadığı ‘Senede Bir Gün‘ adlı 1971 yapımı film. Filmdeki bir dialog her izlediğimde bende aynı ağlak etkiyi yaratır.

Nazlı: Yalvarırım sevgilim hiç olmazsa ayda yılda bir olsun göreyim seni, istersen senede bir gün.
Emin: Nerede?
Nazlı: Burada. Her sene, bugün, ömrümüz oldukça.
Emin: Peki Nazlı. Ömrüm oldukça her sene bugün buraya sana geleceğim.


O zaman ben de Aziz Valentine’in hatırına diyorum ki; sevenlerin, sevip de kavuşamayanların, sevip de karşılık bulamayanların, severken ayrılanların, severken sevdiğini kaybedenlerin, sevdiğini belli etmeyenlerin, sevgilisiz duramayanların, sevgisiz olamayanların, sevmeyi isteyenlerin, sevgiyi kutsayanların, sevmekten korkanların ve aslında herkesin bu mübarek günü kutlu olsun. :)
Sevgileri çoğalsın inşallah (Amin)

Dün gece rüyamda seni gördüm.
Sırılsıklamdım.
Yağmur yağıyordu.
Ağlıyordum.
Ama ıslak olmamın sebebi gözyaşlarım mı yoksa yağmur mu anlayamadım.

Sanırım epey geciktim bunu yazmak için ama film, dizi ya da müzik albüm zevklerimi blogumda çok fazla paylaşmak istediğimden ertelemişim.

Kanal D’de Pazartesi akşamları yayınlanan ‘Bıçak Sırtı’ adlı diziyi takip etmeye çalışıyorum. Gerek oyuncu kadrosu, gerek dizide geçen dialoglar çok etkileyici. Kadrosu Erkan Can, Nejat İşler, Vildan Atasever, Mehmet Günsur, Fikret Kuşkan gibi iyi oyuncuları barındırıyor.
Dizinin konusu, benimde bir dönem ilgi gösterdiğim Osmanlı soyunun imparatorluk sonrası dönemde yaşadığı ve bugün içinde bulunduğu zor durumu kapsayacak şekilde kurgulanmış. Dizinin etkileyici müziklerini Cihan Sezer, Can Atalar yapıyor. Ayrıca mekana ve dialoga göre seçilen şarkılar ayrı bir tad katıyor diziye. Meyhanede içen iki arkadaşın görüntüsünün arka fonunda Müslüm Gürses yorumu ya da bir hüzün anında Funda Arar’ın o etkileyen sesi.

Belki ben bu yazıyı yazdıktan kısa bir sonra dizi sona erecek, bilemiyorum. Ama bu heyecanı yaşatmayı devam ettirebileceklerse uzamasını isterim.

Telefonu kapattı sinirli bir şekilde. Gece lambasını açtı ve saate baktı. Saat üçe çeyrek vardı. Bu vakitte şaka olsun diye arandığına inanmak istemiyordu. Arayan kişi sessiz bir şekilde onun ‘aloo’ deyişini dinlemişti, konuşmak yerine. Kafası karıştı. Aslında kafası zaten karışıktı öncesinden. Akşam uzun süredir görmek istemediği bir arkadaşıyla karşılaşmış ve pek de hoş olmayan sitemli bir dialogun ardından o mekanı terketmişti. Her gergin anında yaptığı gibi biraz da söylenerek ‘mahzenim’ dediği evinin yolunu tutmuş ve bir şeyler içerek uykuya dalmıştı.

Kalktı sıcak yatağından, mutfağa ilerledi. Buzdolabını açtı ve gecenin saatine uygun yiyebileceği bir şey aradı. Gözü bir çok kahvaltıdır görmezlikten geldiği tahin ve pekmeze ilişti. Biraz da ekmek bulduğu için kendini şanslı hissetti. Çayın altını yaktı ve suyun kaynama sesini beklemeye koyuldu. Gece tüm sükunetiyle ona düşünme zemini hazırlamıştı sanki. Münasebetsiz telefondan dolayı oluşan gerginliği yerini temiz bir sayfaya yazılacak gibi beyninin bir köşesinde ‘hazırol’da bekleyen düşüncelerine bırakmıştı. Ama düşünmekten bile kaçarcasına kalktı oturduğu mutfak masasından, bir tabak aldı ve içine biraz tahin döktü. Karışımın kıvamını hiç bir zaman ilk seferinde tutturamadığını bildiği için azar azar pekmez dökmeye başladı. Aralarda dökmeyi kesip, çatalla karıştırarak tadını kontrol etti. Karışımın istediği lezzete erişip, erişmediğini her tadışı sonrası yüzünde oluşan memnuniyetsiz ifadeden anlamak mümkündü. Sonunda yüzünde beliren gülümseme ile eli ekmeğe uzandı. Biraz hoyratça bir parça ekmeği kopararak tahin pekmeze bandı. Yüzündeki gülümseme giderek büyürken, suyun kaynama sesiyle irkildi. Daha hızlı hareketlerle çayı demledi. Başka bir arkadaşının hediyesi olan kupa bardağını şeker payı bırakacak kadar doldurdu. Bir yandan kızıl çayını yudumluyor, diğer yandan ekmeğin mi yoksa tahin pekmezin mi önce biteceğini hesap ederek yemeye devam ediyordu. Aslında tahin ve pekmezi tek başlarına hiç sevmezdi. Annesi ısrarla bol bol sade pekmez yemesini tembihlemiş olmasına rağmen ağzına bile sürmezdi. ‘Ama birarada iken ne güzel oluyorlar’ dedi şaşkın bir çocuk edasında. Sokak köpeklerinin sesiyle ikinci kez irkildi. Hava yazdan kalma ve yumuşaktı. Açık pencereden çöp kutularının olduğu yere baktı. ‘Salak belediye’ dedi kendi duyacağı kadar asi bir sesle. Görevliler bazen bir hafta çöpleri toplamıyorlar, çöpten oluşan dağ da sokağın görüntüsünü bozuyordu. Aslında bu sokak doğduğu ya da büyüdüğü sokak değildi. Hatta bu mahalleye bile yabancı idi hala. İşine yakın olsun bahanesi ile ailesi ile aynı şehirde ama ayrı evde yaşamaya başlamıştı altı ay önce. Başka uyanık kimseler var mı diye görüş alanındaki evleri inceledi onların mahremiyet kaygılarını önemsemeden. Karşı çaprazındaki apartmanın 3.katında oturan üniversiteli gençler de hala uyanıktı. Henüz sınavları başlamamış diye rahat olduklarını düşündü. Bir de hemen karşısındaki her gece ışığı yanan eve baktı. Etrafını çevreleyen apartmanlara inat iki katlı ve bahçeli müstakil evin sahibi yaşlı teyze de uyanıktı. Taşındığı ilk günlerde dedikoducu kapıcıdan bu teyzenin hikayesini yarı alaycı bir anlatımla dinlemişti. Kocası henüz oğlu doğmadan ölmüş, sonrasında da hiç evlenmemiş kendi halinde biriydi. Ama bu teyzenin hayatını asıl hikayeleştiren şey; binbir emekle büyütüp, okuttuğu oğlunun bir gece iş dönüşü trafik kazasında hayatını yitirmesi ve teyzenin belki de tüm yaşama sevincini biranda yitirmiş olması idi. ‘Allah sabır versin’ diyerek yutkundu ve çayını tazeledi. Çalışma odasına geçti ve masa lambasını açtı. Sonra deniz kaptanı eniştesinin İtalya’dan gelirken ona aldığı albümü taktı kasetçalara. Bilmediği dildeki bu yanık ezgiler çalarken, gözleri doldu. ‘Uzaklar’da yaşamını yitiren yaşlı vücudunu yurduna getirmek için ondört gün uğraştıkları eniştenisini ve daha önemlisi en iyi arkadaşı eniştesini çok özlemişti. Gözünden akan yaşın dudağını da geçerek ağzında oluşturduğu tuzlu tadla üçüncü kez irkildi. ‘Sağol be enişte’ diyerek gülümsedi yanındaymış gibi ve biten çayının bardağını bırakmak üzere mutfağa yöneldi. Bu arada hala masada duran ve ekmeğe galip gelen tahin pekmezi bir evhanımı özeniyle aldı ve dolapta görebileceği bir yere koydu. Sonra pencereden karşıda oturan teyzenin uyanık olduğunu kontrol etti ve açık ışıkları kapatarak sıcak yatağına uzandı.

Uyandığında güneş çoktan doğmuştu.
Acele ile mutfağa koştu, buzdolabını açtı ve tahin pekmezi gördü.
Görüşmek ümidiyle dün akşam tartıştığı arkadaşını aradı.

Fuzuli’nin ‘dert çok hemdert yok’ sözünde ifade ettiği gibi herkes acısını kendince yaşar. Evladını kaybetmiş iki ana bile yanyana gelse aslında ayrı acıları yaşamaktadırlar. O sebepledir ki; derdimizi yalnız yaşayıp sonlandırırız. Çünkü hemdert olmaz hiç bir zaman.
Zaten biri olsa o dert olmaz...

Hayat ne çok şey öğretiyor. Değişim ve gelişimin ince terazisinde bir o yana bir bu yana savurup, duruyor. Bir elimizden aldıklarını başka süretlerde diğer elimize veriyor. Bu arada da bize insan olduğumuzu hatırlatıyor. Acı ve sevinci birbiri peşinsıra tattırırken; imkanlarımızın kısıtlılığını hatırlatarak sonsuz isteklerimizi ve özlemlerimizi dindiriyor. Zaman ise arzulananın ötesinde ya da berisinde bir iz bırakarak geçiyor. Arzuların çevrelediği, mantık ve duygu savaşının arenası bedenler ise zamanla tüketilen hayata rağmen hep aynı. Telaşla her sabah evinden çıkan ve yine aynı telaşla evine dönen yetişkinler, elinde kitaplar-defterler yarı ciddi bazen laubali hareketlerle okul yolu giden çocuk ve gençler aynı savaşın kahramanları.

Ne büyük şehirlerin köylere inat gelişen yalnızlığı. ne kendine bakmayı aynada görmek olarak algılayış, ne her şarkı sözünde kendini arayan sığ kalpler.
Farkında değiliz belki ama hepimiz aynıyız.
Aynı zaman içinde aynı hayatı yaşıyoruz.

Next Page »