Ocak 2008


Dünyalar vardır elvan,
Bir su damlasında, bir kıl ucunda,
Meyvalar vardır, meyvalar,
Ağacı, omcası yok,
Sana vurgun, sana dost.
Beride Kabil’in murdar baltası
Ve kan değirmenleri,
Kader kahpesi.
Beride borazancıları o puşt ölümün,
Hazır ırzını vermeğe
Yiğitler vuruldukça.
Timsah kısmı çünkü yavrusunu yer
Akarsu duruldukça.
Cadı, yalan hamurunu dağ - dağ yoğurur
Aman aman hey

Ahmed Arif

İstersem gülümserim,
Kolay ne var bundan.
Ama karanlığı kalacak gözlerimde
Mezar çiçeklerinin,
Bir yaşlı selvinin karanlığı kalacak,
Alt üst olmuş yurdumun köylerinde,
Acı sessizlikle kuşatılmış yurdumun köylerinde,
Yıkıntılar arasında güçbelâ ayakta duran
Bir yaşlı selvinin.

Salim Jabran

Ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

Attila İlhan

Anılar bitti artık, anımsamak istemiyorum;
Belleğimi ölüm almış,
Yaşamın sonu yok. Bütün günler
Bizim. Vakit geçti diyerek sen de
Bırakacaksın beni, durunca devinim.
Burda kanalın üstünde yükselerek
Salıncakla çocuklar gibi, suya
Bakıyoruz, kararan
Yeşilindeki ilk dallara.
Bıçak değil avcunda gizlediği
Sessizce yaklaşan adamın
Tek bir ıtır çiçeği.

Salvatore Quasimodo

Demin haberleri izlerken birşeyi farkettim.

Geçen gün elim bir tren kazası yaşadık. Canımız yandı yine. 9 can verdik toprağa. 9 taze yürek toprağa girdi.
Öncelikle ölenlere Allah’tan rahmet, geride bıraktıkları yanan yüreklere de sabır diliyorum.
***
Haberlerde bu 9 kişi hakkında kısa bilgiler verilerek, ilginç hayatları ve trende bulunuş sebepleri anlatıldı. Gözyaşlarımı tutamadım.

Sonra kendime gelince düşündüm. Geçen aylarda yaşadığımız şehit haberleri ve benzer acılar sonrası yine benzer haberler yapıldığını hatırladım. Aslında günümüz Türkiye’sinde hatta dünyasında hepimizin ne kadar özel hayatlar yaşadığını farkettim. ‘Truman Show’ filmi gibi bir kurguyu herhangi birimizin hayatına uyarlasalar, farkında olmadan böyle bir yapımın kahramanı olsak, inanılmaz sürükleyici bir seri olurdu diye düşünüyorum. Hepimiz hayatın tüm renklerine batıp, çıkıyoruz. Bazen daha gülüyor, bazen daha az seviyoruz. Bazen bolluk içinde yaşarken, bazen bunalıyoruz. Belki de bu yüzden Lost gibi -kişileri birebir konu ederken, rastlantıların yaptıklarımıza ya da yaptıklarımızın rastlantılara etkisini irdeleyen- dizileri merakla izliyoruz. Yıllar önce ‘Kader’ denen mefhumu büyük bir dikkatle ve titizlikle incelemiş ve kısmen itminana ermiş biri olarak artık yaşanan şeyler pek fazla beni şaşırtmadığını itiraf etmeliyim. Yaşananlar en fazla sevinç ya da üzüntü yaratıyor ruhumda.

Zaten son zamanlarda Kaos Teorisi ile ilgileniyorum, teorinin ve yaşananlarının ilişki ve gerçekliğini sorguluyorum. Bu rastlantı görünümlü karmaşalar arasındaki ya da neticede varılacak dengeyi görmeye çalışıyorum yarım aklımla. Umarım faydası olur.

28.01.2008 21:10

Yapraklarını dökmüş bir ağacın hüznü çökmüştü şehire. Dükkanlar kepenklerini kapatmıştı karanlık çökmeden. Soğuk hava kayganlaştırmıştı acı yüklü kaldırımları. Kediler bile üşüyordu ve sokaklara küsmüştü.
En önemlisi de sen yoktun.

Kendime alışmaya çalışıyorum. Kaderle yüzleşirken bunu yapmak biraz zaman alabiliyor. En iyisi bir süreliğine izole bir hayat benim için. Bunun için sebeplerim var açıklayamadığım. Güzel ama gereksiz hislere güvenim yok şimdilik. Mantığımın bile ibreden şaştığı oluyor ara ara. Aslında Mirkelam gibi “Mutlu olmak istiyorum” şarkısını doladım dilime bu ara. Yine de kendimde anksiyetik gariplikler görülebilir korkusundayım. Bu bir aklama faslı değil aslında. Sahneden çekilmek gibi bir niyetim de yok açıkçası. Hayat herşeye ve insanlara rağmen devam ediyor. Beni üzen insanlardan özür diliyorum ve benim üzdüklerime de bundan gözlerimi gizlice açayacağıma dair söz veriyorum.
Zararı sadece kendime olacak bir mekanda, belirsiz bir zaman aralığında bakıma alıyorum kendimi. Bu sürecin adı “Kurumuş bir tohumun yeşerme ümidi” olsun.
Bu aralar çok fazla şehirlerarası yolculuk yapıyorum. Hiç tanımadığım ve sanırım benden çok farklı insanlarla saatler geçirdiğim oluyor bu vesile ile. Yollar üzerinde geçen bu zamanlarda en dikkatimi çeken şey; hosteslerin yaşadıkları. Benim korkarak ve çekinerek bindiğim bu mozaik topluluğun her bireyi ile muhatap oldukları için çok şanslı ve şanssız olduklarını düşünüyorum. İnsanların sevdiklerine kavuşurken yaşadıkları sevinci ya da sevdiklerinden uzaklaşırken hissettikleri acıyı paylaşıyorlar. Bunu severek yapanlar olduğu gibi, süreci geçiştiren memnuniyetsiz tipler de var. Tabii hor görmüyorum onları da. Çalışırken yaşadıkları zorluklar meslekten soğutmuş olabilir öylelerini. Hatta muhtemelen bu sebepten soğuk nevale gibidir onlar. Çünkü çok garip insanlar var canım ülkemde. Verdiği cüzi bir para karşılığında otobüsü satın almış gibi davranan ve “müşteri her zaman haklıdır” lafını başka bir yerinden anlayan yolcular var. Fıkraların hayali olmadığına inandıran dialoglara çok defa şahit oldum. Önce şaşkınlık gösterip, sonra acı acı kahkahalar attığım oldu.

Arkasında bir insan olduğunu düşünmeden, o insanın rahatsız olup- olmayacağını sormadan ve o insanın dizlerini kırma pahasına koltuğunu 180 derece yatırmaya çalışan tipler…
İkram servisinde herşeyden 2 tane isteyenler…
Evindeki konforu sağlama pahasına yanındaki insanın üzerine yayılabilen hatta sıkıştırdığı kişiyi pencereyle yeksan kılanlar…
10 saat kesintisiz konuşabilen ve dünyasını herkesle paylaşmaya açık “youtube”luk teyze ve amcalar…
Tam sustu derken ve sizin uykuya dalmak istediğiniz anda -geriye çekilerek hızla ileri bırakılan oyuncak arabalar gibi- iç çeke çeke performansının doruklarına varmış şekilde ağlamaya başlayan cinayet sebebi bebeler…
Uyarılara rağmen “şuanda otobüsteyim rahat konuşamıyorum” diyecek kadar pişkinler…

Bunları düşününce ben bu işi asla yapamazdım diye düşünüyorum. Ama yapıyor olsa idim, yaşanan trajikomik olayları ya sonra değerlendirmek üzere bir günlüğe yazardım ya da internetten herkesle paylaşırdım herhalde.

Ben en çok ne zaman kendimi hissederim biliyor musunuz?

Sevdiğim birini kucaklarken. Sıkı sıkı sarılırken. Hatta biraz da koklarken. Hissettiklerim sarıldığım kişiye ait değildir o anda, tamamen benim derinliklerimdir. Bu hal bana göre sevginin en anlaşılır hallerinden biridir.

Acı anı da böyledir aslında. Bir ölüm ya da başka bir ızdırap anında birine sarılmış olsan da, bu sefer yüreğindeki sevgiyi değil acıyı hissedersin. Ağlarken ya da öylece sessiz. Sevgiden farklı olarak bu daha az bencil yaşanır. Yani dostuna ya da sevdiğine sarıldığında hissettiğin sevgi tümüyle kendi içindedir. Sana aittir. Oysa acı anında hissettiklerin senin olsa da yaslandığın dostun sana biraz olsun güven ve huzur verir.

Giderek uzaklaşıyorum İstanbul’dan. Üstelik tüm yollar İstanbul’a çıkarken oluyor tüm bu olmaması gerekenler. Kafam Ortadoğu kadar karışık. Nefes alıp vermelerim bile düzensizleşti. Hiçbir şeyin sevimliliği kalmadı desem abartmış olmam. Aslında bu ahval ve şerait içinde aklımı yitirmeden geçirdiğim her saniye için tanrıya şükrediyorum. Düşünce kanallarım ara ara tıkanmakta. Zaman ise laf dinlemeyen bir çocuk, geçmekte bir kasede kaydedilir gibi.

Zaten bıraktım kendimi kader seline biraz da. Nerede durulur bu coşkun sular, nereye park eder beni bilmiyorum. Bilemiyorum. Aslında bilmek de istemiyorum.

İnsanları doğal habitatında değerlendirmek lazım. Bazen çok şabloncu ve çok fazla sınırlayıcı olabiliyoruz. Belki korunma güdüsüyle yapılıyor bunlar. Ama akmayan birşeylerin birikerek bir zaman taşması halinde daha büyük zararlar vereceği muhakkak. Herkesin yaşadığı bir şey aslında; düşe kalka öğrenmek. Fakat yaralarını onarırken herkes farklı davranır. Formülü yoktur ki zaten hayatın. Bazen duvarlar diker insan gerçekliklerden de uzak kılabilen. Riskleri ve fırsatları tamamiyle sıfırlar. Ve mucizelere kalır mutluluk. Aslında insan hep bilir; armut kendi kendine pişmez gerçekte ve gelip ağızlara düşmez. Bir mucize gelse bile geldiğinden kısa sürede gider.

Kadife pantolonumu ve polar eldiven-beremi giyinip çıktım odadan. Fazla oyalanmadan sıkılgan yuvamdan dışarı attım kendimi. Karın üşüttüğü sokakların beyazını içime çekmekti amacım. Biraz yürüdükten sonra ben de sıkıldım. Yakın bir çocuk parkında yer bulutu gibi kar birikintilerini bozmak istercesine ve her adımda duyulan kar taneciklerinin eziliş feryatlarına aldırmadan ilerledim, bir ıslak banka oturdum. Bomboştu sokaklar, bomboştu park. Üzeri beyaz olmuş salıncaklara ilişti gözüm. Kalktım ve en yakınımdaki salıncağa oturmak istedim ama sığamadım. Sonrakini denedim, oldu. Yavaştan salınmaya başladım. Ama bacaklarımı kaldırmama çabama rağmen ayaklarım yere değiyordu ve rahatsızlık verdi. Oysa çocuk iken şimdikinin aksine bacaklarımı ileri verip ayaklarımı kuma sürümekten ne de hoşlanırdım.

Hızlanarak salınırken üzerine ince bir şeyler almış bir kız geçti parkın içinden bana garip bir şekilde bakarak. Biraz ilerideki marketten birşeyler alıp, aynı yolu izleyerek geri döndü. Birkaç dakika sonra da bir genç arkadaş grubu yanımdan geçti. Sanırım akli dengemi test amacıyla “Sigara içeceğiz. Ateşin var mı?” diye sordular. “Hayır. Ben sigara içmem ki” dememle yanımdan konuşa konuşa ayrıldılar. Ben en ufak bir ar hissi duymadan salınmaya devam ettim yorulana kadar. Bacaklarımı daha fazla havada tutmaya dayanamayınca ani bir şekilde atladım salıncaktan. İlk anda başım döndü biraz. Ama yürüyünce geçti. Karı eze eze, sokak lambalarının eşliğinde eve doğru yol almaya başladım. Bir de güncel şarkılardan bir potpori doladım dilime. Eve vardığımda bir gülen yüz karşıladı beni. Aynaya baktım, başım ve omuzlarımda birikmiş karla gerçekten çok komik görünüyordum.

Son günlerde kendime ayırdığım en huzurlu zamandan aldığım keyifle odama geçtim.


Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Ben bir şarkı, ben bir türküyüm
Ben Meryem’in yanağındaki tüyüm
Beni bir azizin nefesi uçurur
İçimde Allah’ın korkusu durur
Cici ayakların iplikle bağlı
Ben onun sılası, kendimin gurbetiyim

Sineklerin kanadını ısıtan
Bir güneş toprağı yarıp çıkacak
Kadınlar sansa da yaşadığını
Şarkısız kaldıkça yaşayamayacak
Kadınları şarkılar, akrepler aydınlatır

Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi
Sana da Mona Roza taşbebeği bıraktık;
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi
Senin hatıran kadar büyük, yeri karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık…

Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara…

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir. Söndü lambalar.
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar…

Sezai Karakoç & Yavuz Bülent Bakiler

Koskoca bir yıl geçti. Ömürden bir sene.

Kendi hayatım ve başkalarının hayatlarına çok şeyler getirdi ve götürdü.
Hatta bazı hayatları bütünüyle beraberinde götürdü.

2007 hafızamın kaydettiği ilk zamanlardan bu yana hayatımın en zor yılı idi benim için. Çünkü manevi zorlukların hayatımı bu kadar etkilediği başka bir dönem hatırlamıyorum. Beden gibi yıpranan vey yaşlanan ruhumun da tahammül sınırlarının gerilemesi bunu desteklemiş olabilir. Herşey yaşanması gerektiği için yaşanıyordu ve yaşanmasında da bir hayırlı netice vardır diye düşünüyorum.

Geçen yıl bu kadar olumsuz izler bıraksa da ardından çok güzel şeyler de bıraktı. En önce çok farklı şeyler öğrendim hayata dair ve şimdiye kadar bilmediğim. Sabır sınırlarım genişledi ve biraz daha hoşgörülü hale gelmiş olabilirim mesela. Kendime olan güvenim arttı. Çok güzel insanlar tanıdım ve hayatıma kattım. Çok farklı vasıflar edindim. Dünya görüşüm giderek şekillendi. Biraz daha iyimser bakmaya başladım bazı konulara. Kendimi bilmek adına çok mesafe kateddim.

Sayarken daha iyi farkettim güzelliklerini 2007′nin. Kaldı ki kötü ve rahatsızlık şeylerin çoğu yaşandı ve bitti. Geriye tecrübe izleri kaldı bir daha yaşanmaması adına. Devam eden huzursuzluklar da bu taze yıl içerisinde bitecek diye ümit ediyorum. Olanla ölmüşe çare olmadığı için kabullenmek lazım hataları biraz da. Olumsuzlukların düzeltilebilecek kadarını onarıp, gerisini kadere ve diğer hayatlara bırakmak lazım. Çünkü insan gücünün üstünde şeyler isteyince kendiyle çelişip bir handikap içine girebiliyor. Düşünen bir insana çok büyük bir acı verebilir böylesi durumlar. O nedenle dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir hatanın en az iki sahibi olduğunu öğrendim.

2008′den çok büyük ümitlerim yok. Sadece devam edegelen sıkıntıların biran önce olumlu veya olumsuz neticelenmesi arzusundayım. Bu netinin üzerine yeni bir hayat kurabileceğimi düşünüyorum.. Ayrıca manevi anlamda yaşadığım travmalardan çıkış adına -süreçlerden bağımsız olarak- ruhumu daha sistemli besleme kararı aldım. İlgi alanlarımı ve boş vakitlerimi bu yönde kullanmak istiyorum. Dostlarımla ve ailemle daha çok vakit geçirmenin de özlemi içerisindeyim.

Tabiki herşeyden önce sağlığıma dikkat edeceğim.

Bu arada dün aldığım bilete 50 TL para çıkmış. Hayatımda aldığım ilk (ve umarım son) piyango bileti için 100% kazanç elde ettim. Umarım tüm yıl böyle kazançlı geçer.