Düşünün ki, çok yaşlısınız. Ölüm kapınızı ha bugün ha yarın çalacak. Ve düşünün ki, çocuğunuz yok. Hayırlı bir evlâttan, en güzel yardımcıdan, en güzel haleften, ideallerinizi devam ettirecek bir vesileden mahrumsunuz. Ve mahzunsunuz. Çaresizsiniz. Çünkü âcizsiniz. Hasret duyduğunuz şeye kavuşmak için elinizden hiçbir şey gelmiyor.
Siz de, Hz. İbrahim gibi, elinizi Rabbinizin rahmetine doğru açıyor ve O’ndan istiyorsunuz. Ve düşünün ki, duâlarınızı işiten ve kudretine hiçbir şey ağır gelmeyen Rabbiniz, size İsmail gibi bir erkek evlât ihsan ediyor. Seviniyorsunuz. Şükrediyorsunuz. Oğlunuzu bağrınıza basıyorsunuz. Onunla seviniyor, onunla yaşıyorsunuz. Ve evlâdınız büyüyor. Akıllı bir delikanlı oluyor. Tam sizin istediğiniz gibi, maddeten ve manen size yardımcı oluyor. Ona olan sevginiz kat kat artıyor…
Ve düşünün ki, bir gün Rabbiniz size oğlunuzu kurban etmenizi emrediyor. Şaşırıyorsunuz. Sarsılıyorsunuz. İlâhi emir bir defa daha tekrarlanıyor. Sonra bir defa daha. Rabbinizin emrinin kesinlik kazandığını anlıyorsunuz…
Ne yapardınız? Ne yapardık? İsterseniz, bizim halimizi sonra düşünmek üzere, şimdi Hz. İbrahim’in ne yaptığına bakalım.
Hz. İbrahim’in Rabbinin emrine dosdoğru uyup, İsmail’ini kurban etmek için yola koyulduğunu hepimiz biliyoruz. Yolda kendisine vesveseler ve şüpheler vermeye çalışan şeytanı taşladığını, nihayet baba oğlunu kurban etmeye çalıştığı halde bıçağın İsmail’i kesmediğini, Rabbinin İsmail yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderdiğini de hemen hepimiz biliriz…
Fakat, bu kurban edişin zorlu bir sürecin son basamağı olduğunu unuturuz. Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazır oluşu aslında bir son adımdı, bir neticeydi. Çünkü, İsmail, onun Rabbine sunduğu ilk kurban değildi; son kurbandı.
Hz. İbrahim’in Rabbine kurban ettiği ilk şey, kendisi oldu.
Sonra yıldızları, ayı ve güneşi…
***
Kavminin horlamalarına, alaylarına, baskılarına sabırla göğüs gerdi. Hem de tek başına ve bütün kavmine rağmen. Kavmini değil, Kur’ân onu ‘tek başına bir millet’ olarak vasıflandırdı. Ve o da kendisinden sonra geleceklere bu semavî
milliyetini miras bıraktı. Allah’a inanan herkes, rengi ve ırkı ne olursa olsun, ‘İbrahim milleti’nden olarak anılageldi.
***
… Ve nihayet, Hz. İbrahim İsmail’i kurban etti, çünkü onu doğru şekilde ‘okudu’. Bir yazıdaki kelime ya da harfleri, taşıdıkları mânâya ulaşmak için araç yapmak onları kurban etmekse, Hz. İbrahim İsmail’i asıl bu anlamda kurban etti. Onu kendi kendisine işaret eden bir isim olarak değil, Rabbinin ilâhî isimlerine işaret eden bir harf olarak gördü.
***
Hz. İbrahim yere yatırıp kesmek istediğinde, bıçak İsmail’i kesemedi. Çünkü, Rabbi izin vermedi. Çünkü, yerde İsmail’in bizzat kendisine ait hiçbir şey yoktu ki, bıçak kesebilsin. İsmail’de görünen her şey, Rabbinden bir ihsandı, O’nu gösteren birer işaretti. Hz. İbrahim İsmail’i Rabbine karşı bir perde yapmadığından, İsmail de ‘teslimiyet ve sabır’ üzere olduğundan, bıçak ona zarar veremedi.
***
Ve Hz. İbrahim, Rabbinden gayrı herşeyi O’na kurban edebilmesi sayesinde Allah’a yaklaştı. O’nun dostluğunu kazandı ve böylece, ‘Halilullah’ olarak nam saldı bütün zamanlara.
***
Kısacası; isimlerin harflere, amaçların araçlara kurban edildiği böylesi bir ortamda, İbrahim’in kurbanı, bize unuttuğumuz pek çok hakikatı hatırlatıyor.
Murat Çiftkaya