Aralık 2007


Hayatı bir deftere benzetirsek; yeni yıl yeni sayfa, yeni yıla girmek de sayfa çevirmek olur. İnsan bir önceki sayfayı bir daha açamayacağı için o sayfanın bir özetini, değerlendirmesini yapar kafasında. İyi de olur bu. Yoksa bütün defter tek ve büyük bir sayfadan oluşsaydı, eskiler de sürekli gözümüzün önünde olacağı için bir türlü yeni başlangıçlar yapamazdık ki şimdi bile çoğunlukla tertemiz bir A-5 sayfasını mahvetmemiz 12 ayı bulmuyor.

“bir sene daha gecti o kısa ömrümüzden”, “daha ne yaptık ki”, “göz açıp kapatıncaya kadar gidiyor zaman” ve bunun gibi sözleri doğuran, akıp giden zamanı, atılan takvimlerle hatırlatan özel gün.

Ekşisözlük yazarlarından alıntı ile giriş yapmak istedim. Açıkçası geçen yıla dair bir muhasebe yapacak ve yeni yıla dair yüzeysel planlar yapacak kadar toparlayamadım kendimi. Yarın tüm günümü buna ayırmayı düşünüyorum. Şuan bu karışık kafayı biraz daha dağıtmak niyetindeyim. Ayrıca annem tarafından baktırılan bir falda kısmet çıkmış(mış) bana. Onun da teşvikiyle hayatımda ilk defa piyango bileti aldım. Neticesini çok merak ediyorum açıkçası. Ama “çıksın da çok param olsun” fikrinden ziyade gizem tarafının doğrulanması benim için daha güzel olacak.
Neyse. Bir arkadaşımın da sıkca söylediği gibi.
“Bunlar fani işler”…

Herkesin yeni yılını kutluyor, yeni yılda dünyaya BARIŞ ve insanlara sağlık, mutluluk, başarı diliyorum…

Sen gidiyorsun diye ağladı bu şehir. Kapattı günah renkli örtülerini perçem gibi. Kendi karanlığımı unuttum senden geride kalan bu şehrin hüznünde. Işıkları boğuldu sensizlik girdabında. Ve ben tutamadım demir duvarlarını. Her sokağı çıkmaz oldu sen yoksun diye. Oysa bu şehir bilmezdi böyle küsmeyi, hüzünlenmeyi.

Gel demeyi istese bile içi geçmiş ama sağlam gururlarını yıkamaz kolayca. Çağıramaz caddelerine. Asamaz resmini meydanlarına. Ancak ağlar. Ve zamanla alışır sensizliğe. Benim yaptığım gibi…

İki masalı vardı. Biri kendi masalı idi. Onu kimse bilmezdi. Öteki dedenin anlattığı masaldı. Sonra hiçbir masal kalmamıştı.

Cengiz Aytmatov - Beyaz Gemi

Rüyalar önceleri suya anlatılır. Şerleri def olsun, hayırlara vesile olsun diye. Ben ise masalımı suya okudum.

Her gördüğün denizde, nehirde, çeşmede ve hatta okyanusta dinlersin diye…

Gece 1:45 civarıydı. Önce bilgisayar sallanmaya başladı. Sonra yanıbaşımdaki dolap. Geçenlerde olan 5.5luk depremin tecrübesi olarak çabuk geçer diye bekledim. Yok, hemen geçmedi. Tam 25 sn sürdü bu sarsıntı.
Gece artçı sarsıntılar devam etti. Nihayet kazasız belasız tamamlandı karanlık gece. Sabah olmuştu. Erken saatlerde karşılaştığım insan yüzlerine depremin tedirginliği çökmüştü az da olsa.

Sanırım alışmalıyız “Deprem Gerçeği”ne Türkiye’nin neresinde olursak olalım.

***

Gecesi stresle geçen günü biraz erken bitirmeye gayret ettim. Öğleden sonra çoktandır erteleyip de gidemediğim Ara Güler‘in 60. sanat yılı münasebetiyle Ankara’da açılan 150 fotoğrafının bulunduğu “Alın Teri” isimli sergisine gittim. Bir kez daha ara ara gülen bu somurtkan adamın, kreatif fotoğrafçılık alanında Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük fotoğrafçı olduğunu teyid ettim. Gölgelerden renk yakalamaya, renklerden gölge çıkarmaya çalışan ve sonrasında iki boyuta bir de duygu yükleyerek 3 boyutta bir anlam oluşturan bir adam bu sanatçı Ara Güler. Bakarken her kareye ayrı bir dünya canlandı gözümde. Adeta içine çeker gibi bazı fotoğraflar. Duruşlar, bakışlar gerçekte olabileceğinden çok daha anlamlı sanki. Çok riyakar bir hava katmayacağından emin olsam ve öncesinde saatlerce yürümüş bacaklarım dayanabilse, bazı fotoğrafları saatlerce izleyebilirdim.

30 Aralık 2007 son gün.
İsteyenler ve Ankara’da olanlar Zafer Çarşısı’nda gidip görebilirler bu sergiyi.

Koca bir ağacın dalları gibiyiz aslında. Aynı kökten çıktık. Aynı şeylerle beslendik. Birimiz daha serpildik, geliştik. Kocaman ağaç dünyamızda ayrı köşelere savrulduk. Nice dallar değdi tenimize her rüzgar nefesinde. Ama biz hiç karşılaşmadık…
Dün spora başladım. (”Spora başladım” ne demekse artık. Spor yapmaya başladığımı gören her arkadaş “spora mı başladın?” diye sorunca dilime yerleşti bu söylem) Aslında bayram öncesi başlamıştım spora ama o uzun ara sonrası öncesinden bir etki kalmadığını farkettim. Dün akşam her tarafım ağrıdı durdu. En çok da belim. Dün koşu bandında iyi bir hızda (saatte 12-13 km) koşarken, koşu bandı birden durdu (görevli çocuğun tabiriyle stop etti). Ben koşu bandının butonlarının olduğu kısma yapışmamak için belimi burkma pahasına durmayı başardım. İlkin hata benim yaptığım bir hatadan olabilir diye önemsemedim ama bu olay 3 kere tekrarlandı. Böylece benim sayemde aletin bozuk olduğunu farkettiler. Dünden beri belim ağrıyor. Nefret etsem bile yakı falan mı bassam veya kokusuna katlanıp bengay mı sürsem diye düşünüyorum.

Aslında beni spordan ziyade rahatsız eden ve hatta spor yapmaya iten şey; geçenlerde göründüğüm bir doktorun, bacağımın birindeki şişkinliğin varise dönüşmesi ihtimalinin yüksek olduğunu söylemesi oldu…

Bu nasıl bayramdır anlamadım. Büyüklerimizin dilinde temrin olmuş “eskiden” diye başlanan cümlelere hak verir oldum.

Tamam anladım. Bu bayram Ramazan Bayramı olmadığından şeker kolleksiyoncusu çocuklar kapıda bitmiyorlar.
Tamam anladım. Valilik ve belediyelerin toplu kesim yerleri baskısından bunalan insanlar kurbanlıklarını kesim merkezi yakınlarındaki satış merkezlerinden bayram günü alarak kesiyorlar.

Ama bize Kurban Bayramlarını özel yapan gelenek ve göreneklere ne olacak. Hani bazen haftalar öncesinden alınan koyunlar bahçede ya da balkonda geceler boyu “meee”ler de bizi uyutmazlardı. Hani bayrama kadar olan sürede o hayvanları beslemek için mahallede yeşil ot arar, bulamayınca da balkondaki yaprağı uzun ve adını bilmediğimiz bitkileri yolardık da annelerimiz kızardı. Hani diğer herşey kadar kesin bir gerçek olan ölümü o yaşlardan hafızalarımıza kazırcasına, günlerce sevdiğimiz hayvanı gözlerimiz önünde keserek öğretirlerdi ve de bu acı yetmezmişcesine hayvanın kanından bir damla alıp, alnımızın ortasına sürerek bizi Hint fakirlerine benzetirlerdi. Hani mahallede hiç görmediğimiz kediler mekanımızı istila ederlerdi. Hani en fakirimizin evinde en çok et toplanırdı da olmayan derin dondurucularda saklanamadığı için etler bolca bolca yenirdi. Hani ilk gün kurban telaşesinin hemen ardından önce ölüler ziyaret edilir, mezarlıklar gezilirdi de dirilerle bayramlaşma biraz ertelenirdi. Hani ikinci gün ziyaretlerinin akabinde biriktirdiğimiz harçlıklar, ailelerimizden habersiz gittiğimiz lunaparklarda tüketilirdi. Hani…

Eskiden başka imiş bayramlar gerçekten. Yeni nesil bu tadlardan mahrum büyüyor. Artık aynı aparmanda bile bayramlaşma adeti yokolmuş durumda. Kurban kesmek dini vazife veya adet olmaktan çıkmış gibi. Çocuklara bayram harçlığı diye bir şey yok. Artık bayramlar tatil fırsatı gibi görünüyor. Mevsime zıt iklim yaşayan şehirlerde otel rezervasyonları yapılarak, bayramlar bayram(!) tadında vur patlasın-çal oynasın yaşanıyor. Uzak şehirlere kaçmayanlar da bu boş günleri eş-dost ziyaretleri yerine kocaman alışveriş merkezlerinde tüketiyorlar.

Kimseyi yargılamak için değil sözlerim. Sadece çocukluğumdaki bayramlara özlemimin taşması olarak algılansın.

Düşünün ki, çok yaşlısınız. Ölüm kapınızı ha bugün ha yarın çalacak. Ve düşünün ki, çocuğunuz yok. Hayırlı bir evlâttan, en güzel yardımcıdan, en güzel haleften, ideallerinizi devam ettirecek bir vesileden mahrumsunuz. Ve mahzunsunuz. Çaresizsiniz. Çünkü âcizsiniz. Hasret duyduğunuz şeye kavuşmak için elinizden hiçbir şey gelmiyor.

Siz de, Hz. İbrahim gibi, elinizi Rabbinizin rahmetine doğru açıyor ve O’ndan istiyorsunuz. Ve düşünün ki, duâlarınızı işiten ve kudretine hiçbir şey ağır gelmeyen Rabbiniz, size İsmail gibi bir erkek evlât ihsan ediyor. Seviniyorsunuz. Şükrediyorsunuz. Oğlunuzu bağrınıza basıyorsunuz. Onunla seviniyor, onunla yaşıyorsunuz. Ve evlâdınız büyüyor. Akıllı bir delikanlı oluyor. Tam sizin istediğiniz gibi, maddeten ve manen size yardımcı oluyor. Ona olan sevginiz kat kat artıyor…

Ve düşünün ki, bir gün Rabbiniz size oğlunuzu kurban etmenizi emrediyor. Şaşırıyorsunuz. Sarsılıyorsunuz. İlâhi emir bir defa daha tekrarlanıyor. Sonra bir defa daha. Rabbinizin emrinin kesinlik kazandığını anlıyorsunuz…

Ne yapardınız? Ne yapardık? İsterseniz, bizim halimizi sonra düşünmek üzere, şimdi Hz. İbrahim’in ne yaptığına bakalım.

Hz. İbrahim’in Rabbinin emrine dosdoğru uyup, İsmail’ini kurban etmek için yola koyulduğunu hepimiz biliyoruz. Yolda kendisine vesveseler ve şüpheler vermeye çalışan şeytanı taşladığını, nihayet baba oğlunu kurban etmeye çalıştığı halde bıçağın İsmail’i kesmediğini, Rabbinin İsmail yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderdiğini de hemen hepimiz biliriz…
Fakat, bu kurban edişin zorlu bir sürecin son basamağı olduğunu unuturuz. Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazır oluşu aslında bir son adımdı, bir neticeydi. Çünkü, İsmail, onun Rabbine sunduğu ilk kurban değildi; son kurbandı.
Hz. İbrahim’in Rabbine kurban ettiği ilk şey, kendisi oldu.
Sonra yıldızları, ayı ve güneşi…
***
Kavminin horlamalarına, alaylarına, baskılarına sabırla göğüs gerdi. Hem de tek başına ve bütün kavmine rağmen. Kavmini değil, Kur’ân onu ‘tek başına bir millet’ olarak vasıflandırdı. Ve o da kendisinden sonra geleceklere bu semavî
milliyetini miras bıraktı. Allah’a inanan herkes, rengi ve ırkı ne olursa olsun, ‘İbrahim milleti’nden olarak anılageldi.
***
… Ve nihayet, Hz. İbrahim İsmail’i kurban etti, çünkü onu doğru şekilde ‘okudu’. Bir yazıdaki kelime ya da harfleri, taşıdıkları mânâya ulaşmak için araç yapmak onları kurban etmekse, Hz. İbrahim İsmail’i asıl bu anlamda kurban etti. Onu kendi kendisine işaret eden bir isim olarak değil, Rabbinin ilâhî isimlerine işaret eden bir harf olarak gördü.
***
Hz. İbrahim yere yatırıp kesmek istediğinde, bıçak İsmail’i kesemedi. Çünkü, Rabbi izin vermedi. Çünkü, yerde İsmail’in bizzat kendisine ait hiçbir şey yoktu ki, bıçak kesebilsin. İsmail’de görünen her şey, Rabbinden bir ihsandı, O’nu gösteren birer işaretti. Hz. İbrahim İsmail’i Rabbine karşı bir perde yapmadığından, İsmail de ‘teslimiyet ve sabır’ üzere olduğundan, bıçak ona zarar veremedi.
***
Ve Hz. İbrahim, Rabbinden gayrı herşeyi O’na kurban edebilmesi sayesinde Allah’a yaklaştı. O’nun dostluğunu kazandı ve böylece, ‘Halilullah’ olarak nam saldı bütün zamanlara.
***
Kısacası; isimlerin harflere, amaçların araçlara kurban edildiği böylesi bir ortamda, İbrahim’in kurbanı, bize unuttuğumuz pek çok hakikatı hatırlatıyor.

Murat Çiftkaya

Daha önce Murat Çiftkaya‘nin bir kaç kitabını okuma şansım olmuştu. Değerlerimizi ve erdemlerimizi; gerçek veya hayali hikayeler içinde beynimize kazırcasına ve sade bir üslubla paylaşması sevdiğim yanı. Kur’an içinde de geçen bu kıssanın hikayesinin uzun olması nedeniyle bazı kısımlarını kestim. Ama kıssada geçen teslimiyet ve inancın şiddetinin hayret verici etkisini saklayacak kadarını bıraktım…

Herkesin Kurban Bayramı’nı kutluyor; ailelerimiz, sevdiklerimiz ve tüm islam alemi için hayırla vesile olmasını diliyorum. (Amin)

Kurbanın bize unuttuğumuz değerlerimizi hatırlatması dileğiyle…
İyi bayramlar…

Bugün 17 Aralık…

Ve ben şu saat itibariyle yeni yaşımdan gün alıyorum. Belki ailem tarafından hatırlanmaz bile, biliyorum. Aslında önemsemiyorum diyerek yalan söylemek de istemiyorum. Ama ailemden uzakta geçen yılların bir getirisi olsa gerek böyle günlerde ilgiye boğulma arzum oluşuyor. Yine de mantık çerçevesinde bakınca olaya, saçma geliyor. Benim ölüme biraz daha yaklaşmamı pasta-limonatalarla kutlamak komik (Ki ölüm 50% ihtimal kadar her an yakınımızda iken). Hele en komiğime giden doğum günü faslı ise pastaya (yaptığım her türlü matematiksel yaklaşımlara rağmen) yaşımla alakası olmayan sayıda mumun yakılarak pastanın güzel görüntüsünün heba edilmesi ve hatta ışıkların kapatılarak pastanın bir kaza malzemesi haline dönüşebilmesi ihtimali olan kısım.Ama küçük kapsamlı bile olsa sevdiklerimle yakınlaşmamı sağladığı için bu günü önemsiyorum. Mesela daha saat 00:00′dan dakikalar almaya başlamadan bir iki sms aldım ve hatta saate rağmen arandım bile.

Onun dışında bugünün asıl önemsediğim bir diğer tarafı da; Mevlana’nın ölüm yıldönümü olması.
Yani 17 Aralık; Rumi’nin vuslatının ve benim tevellüdümün yıldönümü…
Mevlana Celaleddin-i Rumi, benim gözümde hakiki aşk ile hayatın kendisinin kesiştiği koridorların birindeki yaşanan bir hikayenin başkahramanı. Çok yönüyle daha fazla tanıyıp bilmek ve öğretilerini davranışlarımda görmek istediğim yüce kişiliğin vuslatında dünyaya gözlerimi gözyaşlarıyla açmak ne manidar benim için. Ve de ne acı…

Öğretilerine ve bu öğretileri hayatıma yansıtmaya en muhtaç olduğum günler yaşıyorum. Umarım sabırla, tevekkülle, hoşgörü ile hayatın önüme getirip bıraktığı dert ve kederleri aşarım ve onca kötü şey arasında gözüme takılamayan güzellikleri görüp, kıymetlendiririm.

“Değer karmaşalarından kurtulup, kendi değerlerimle yaşayabileceğim hayırlı bir yıl dileğiyle” diye dua etmişim geçen sene. Ben duayı bu sene için biraz değiştireyim.

Karmaşalardan kurtulup, kendimle yaşayabileceğim hayırlı bir yıl dileğiyle…

Hayatın bize sunacakları hakkında en ufak bir fikrim yok. Ama eğer ölmezsek hepimiz yaşlılık denen şeyi yaşayacağız. “Bir ayağı çukurda” diye ifade ettiğimiz muhtaç hallerimizi göreceğiz. Belki bir çok sevdiğimiz bizlerden önce ayrılacak aramızdan. Kalmak ve beklemek daha ağır gelecek o eskiyen bedenlerimize.

Bu konu da nerden çıktı diyebilirsiniz. Şöyle ki:

TRT2 son yıllarda en çok izlediğim kanal oldu diyebilirim. Bazen evde başka birşeylerle uğraşırken kanalı açık bırakıyor, arada ilgimin televizyona kaymasına müsaade ediyorum. Aslında her programı benim için bir yazı mevzusu olacak yapıtlar ekrana getirse de bu TV kanalı, dünkü “Otel Odaları” adlı bir belgeselde konuk ettiği bir insandan bahsetmek istiyorum.
Adı, yaşı, kimliği önemli değil.
Soğuk ve eski bir otel odası.
Yüze çökmüş kırışıkları kendinden bir ayna.
Boyası çıkmış duvarlar.
Macunları kalkmış pencere.
Köhne ve biraz da kirli bir yatak.
Aralarda can çekerse bir yumurta kırmaya konmuş ama dolu olup olmadığını bilmediğimiz bir piknik tüpü.
Eşini kaybetmiş, tek dost-u yaranı “sadık dostum” dediği cümbüşü olan yaşlı bir insan.

Aslında sokakta görünce yüzümüzü çevireceğimiz bu düşkün görünümlü adamın koca yüreği beni önyargılarımdan dolayı utandırdı. Akordu bozuk çalgısının tellerine dokunup, yarısı düşmüş dişlerine rağmen seslendirmeye çalıştığı eski bir Sanat müziği şarkısının ortasında gözleri geçmişinden hangi sahneye ilişti ise eseri yarım bırakıp eski havlusuna uzanıyor eskimiş elleri ile eskimiş gözyaşlarını silmek için ve “insanların ayıbını örter bu oteller, sırları saklar” diyor akan yaşlarına aldırmadan. “Dün geçti, yarın meçhul” hakikatini otel duvarlarına hapsetmiş ve hayatı bir bavula sıkıştırmış bu yürek ağlıyor erkekliğine aldırmadan.

Hala etkisindeyim bu içten sözlerin.

Ve belgeseli izledikten sonra çok daha anlamlı geldi şiirin sözleri.

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aylarında, küflü aynalarında.

Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.

Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofralarında, izbe sofralarında.

Atıyor sızıların çıplak duvarda nâbzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!…

Necip Fazıl Kısakürek, 1927

13.12.2007

“Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım” gibi klişe bir ifade ile başlamak istemezdim sözlerime. Ama sanırım duygularımın yoğunluğunu en iyi bu yarı arabesk, yarı fantezi ifade vurgulardı diye düşündüm.

Aslında sen bunları okurken ben nerde olurum bilemiyorum. Herhalde günü birlik ya da iki günü birlik, adı konulmamış bir yolculuğun ortalarında. Mevsim aslında yolculuklara müsait değil. Ama ben yolları ve yolculukları severim. Saklanmış kederleri ezer gibi yol alırım sana ait olmayan gerçeklerin arasından geçerken. Geride geçen zaman kalır. Bir de bana ait olmasını istemediklerim. Solsa da sana sakladığım güllerim ellerimde, mola vermem. Senin varlığa büründüğün anları biliyorken, bırakamam kendimi ve solan güllerimi. Saklarım bilinmeyen zamanlara.

Her şey bana seni hatırlatır unutmak isterken
Utanırım hep o acılı şarkılarla ağlarken
Bazen bir dost ya da bir çiçekle evime gelirsin
Her şey seni hatırlatır da yeniden

Çağrıldığında gelmeyen, “git” denince de gitmeyi bilmeyen bir asi genç adam olurum yokluğunda.

Geri dön geri dön
Ne olur geri dön
Uzanıp tutuver elimi bir gün
Utanır diyemem ne olur geri dön

Ah olur da bir gün sen de özlersen
Olur da bir gün gözlerimle buluşmayı istersen
Uzanıp tutuver elimi bir gün
Utanır diyemem ne olur geri dön

Tereddüt döngülerinden sıyrılamasam da tam olarak, büyük beklentileri olmayan, başı-sonu belirsiz, umut çiçekleri ile bezeli bir yolculukta olurum. Belki çok uzaklarda, belki de çok yakınında. Hani olur ya geçersen o yollardan, ben hala elleri boşlukta bulunurum.

(Bu mektup geçmişe mi, geleceğe mi bilmiyorum. Mekan ve zamandan uzak hislerle karaladım.)

Bazen konuşmak yetiyor adama. Gönülden kopan itiraflar, ekilmiş günah tohumlarının üstüne beton atmak gibi bir etki yaratıyor. Çünkü kaçarken daha çok üstüm kirleniyor sanki. Durmak ve direnmek temiz kalmak gibi gelmeye başladı yarım aklıma. Hem yaşarken biraz daha iyi anladım ki; karanlık değil aslında dünya. Sadece bazen loş. Ayrıca -kaygılar etrafında dolanan meczup ruhuma inat, bir nebze anlayışla yetinen- mantığım umursamaz oldu yorulmayan çeneleri. Bana bir şey olduğu da yok. Ben başkasına bir şey olmasın kaygısındayım. Zehirli bir sarmaşık değilim. Ama gül bahçesinde büyümediğimi de hatırlatayım. Sadece geçmişin gözbebeklerinden fışkırmış bir arzu var her yanımda ergüvan renginde. Üç mevsimlik bir hayatın tam ortasındayım. Boyutsuz ama kırık-yarık bir yol hikayesi gibi üstüme yaz(g)ılı hayat. Ben bu hikayenin kahramanı değilim. Gücü olan şeylerin hatırına yazıyorum hikayeyi.
Çünkü yazarken ne kayıp sevgiler, ne şehirde yalnızlık eskitiyor beni.

Ümitle karışık bir korku hali üstümde. Yataktan çıkasım yok. Oysa bugün günlerden pazar, havalardan güneşli. Başımı az kaldırıp, perdeyi aralıyorum. Gürültücü çocuklar bile evlerinde huzurlu rüyalar alemindeler. Yakınımızdaki okulda çalan zili sesi bozuyor sükutunu Ankara’nın. Ben ise sanki önemsenmiş edasında sabahtan uyanmış bir haber bekliyorum. Dedim ya… Yataktan çıkasım yok. Oysa ki bugün günlerden pazar, havalardan güneşli.

Bitti o sevda..
Bitti o sevda, kesildi çığlıkları martıların
Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz bişey

Edip Cansever

Bütün gördüklerim içinde
yalnız sensin hep görmek istediğim
dokunduğum her şey içinde
senin tenindir hep dokunmak istediğim:
seviyorum senin portakal kahkahanı
hoşlanıyorum uykudaki görüntünden

Pablo Neruda

Ölümü yaşadım ölmeden önce
Bana sonsuzluğu beklemek düştü
Mazide benim de yüzüm gülmüştü
Uyandım,mutsuzluk geri dönünce
Ölümü yaşadım ölmeden önce
Bana sonsuzluğu beklemek düştü
***
Umutlar sultanı anlayamadı
Sizler beni asla anlamazsınız
Biraz sevdasınız,biraz nazsınız
Kimse benim gibi ağlayamadı
Belki gülersiniz,inanmazsınız
Umutlar sultanı anlayamadı
Sizler beni asla anlamazsınız

Nurullah Genç

Ben sustum;
Söyleyeceklerim acıttı içimi,
Yüreğim sızladı.
Konuşsam acıyacaktık
Ve;
Yalnız kalacaktık.
Sende sus;
Konuşma.
O zaman yalnız kalır acı…

Manoli Aksiyotis

Ayrılık sebepli gözyaşları tükendi çoktan.
Sonbahar ise bitti. Kış oldu soğuktan.
Ellerim ağladı yenik düşmeden.
Biranda sessizce attım kendimi.
Derken dünya felaketlerle boğuştu.
“Kurtar” nidaları yankılandı arz ve semada.
Ben kulağımı kapamıştım.
Duy(a)madım.

Next Page »