Daha önce bahsettiğim Çin’in Uygur Türkleri’ne sistematik zulüm ve izolasyon uyguladığı Doğu Türkistan’da dün çatışma çıkmış. Sabah haberleri izlerken ve okurken, oradaki şartları da  hesaba katınca içim burkuldu.

Çin resmi haber ajansına göre Çin’in kuzey batısındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin merkezi Urumçi’de bir fabrikada çıkan tartışma sonrası 2 Uygur Türk’ünün ölmesi ile halk dün protesto yürüyüşü düzenlemek istemiş. Protestocular sokaklara dalıp araçları ateşe vermişler. Çatışma çıkarmışlar fakat polis müdahale etmiş ve protestocuların 140′ı ölmüşler. Tüm bunlardan da sürgündeki Doğu Türkistan’lı lider Rabiya Kadir suçluymuş.

İletişimin imkansıza yakın olduğu, var olan imkanında Çin sansüründe kontrol edildiği biryerde kim kimi kışkırtabilir, doğrusu ben merak ediyorum. Zaten haklarından mahrum edilmiş, ikinci sınıf görülen her insan patlamaya hazır bir bombadır nihayetinde.

Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Seyit Tümtürk ise Urumçi’deki olaylar için içimizi ürperten şeyler söylemiş:

Şu anda Doğu Türkistan’la iletişim kurmak mümkün değil. Çünkü tüm iletişim araçları, telefon, internet, televizyon devlet tarafından kesilmiş durumda. Tamamen izole edilmiş bir Doğu Türkistan’la karşı karşıyayız. Birkaç gün sonra bu izolasyon kalktığında onlarca, binlerce masum müslümanın katledildiğini göreceğiz.

Olayın mahiyeti kökeni, Doğu Türkistan’dan Çin’e ucuz işgücü olarak götürülen, adeta köle muamelesi gören Doğu Türkistanlı kızlarımızın çalıştığı bir oyuncak fabrikasında kızlarımıza yapılan gayri ahlaki bir saldırıdır. Bu saldırı Haziran’ın 22 ya da 23′ünde vukuu bulmuş. Bu tarih Sayın Cumhurbaşkanımızın Doğu Türkistan ziyaretine denk gelen bir tarih. Ve bu olaya Doğu Türkistanlı kızlarımız ve gençlerimiz müdahale ederek olayı bertaraf ediyorlar. Olay tamamen yatışıyor.

Aradan 3 gün geçiyor. 26 Haziran 2009 gece saat 02′de 5000 Çinli bu kardeşlerimizin kaldığı yatakhaneyi basarak 300 kardeşimizi delici ve ezici aletlerle hapsediyor. Gece 2′de başlayan olay 7′ye kadar durdurulmuyor. Orada ölümlerin yaşanmasına göz yumuluyor.

Resmi haber ajansı 140 ölü diyor ama üniversitelilerin üzerine ateş edildi. Fabrikadaki insanlar öldürüldü. 500 kişinin üzerinde ölü var. Olay 5 ayrı mahallede vuku buluyor. 500 kişi katledildi. Olay Kaşkar’a sıçradı.

Kaynak: internethaber

Umarım devletimiz oradaki sahipsiz insanlarımız için birşeyler yapmak için geç olmadan harekete geçer. Çünkü şuanda oradaki insanların neler yaşadıklarını tahmin etmek bile istemiyorum.
Allah tüm sahipsiz insanların yardımcısı olsun…

Şimdi uzaklardasın, gönlüm hicranla dolu. Akşam bulutları kovmuş, gün isyanda. Gece küskün ve zifiri karanlık. Sesim yaz soğuğuna karışıyor aynı şarkıda. Martılar yuvasına çekildi, aç kediler çok mutlu artık. Çamlıca her zaman rüzgarlı, püfür püfür. Zakkumlar her mevsim pembe ve beyaz. Oysa hüzün sarmış benim dört yanımı yine. Dayanamıyorum yokluğunda, üşüyor yüreğim. Ellerim ellerine hasret, kavuşmanın hayaliyle divane aklım. Temmuz’da kar yağdı yağacak sensiz bu kente. Gün bitmeden, kar düşmeden sen gel.

Gel ki; bülbüller gülsün, güller ölürse bülbülle ölsün. Bu fasıl, son fasıl olsun artık. Bitsin med-cezirleri kalbimin, ay tutulsun içimde. Dilimdeki yarım yamalak tüm şarkılar sussun. Sen gel, bu sevda son bestem olsun.

Yüreğimde bir hüzün haykırıyorsa
Ellerim ellerine hasret kaldıysa
Yüreğimde bir hüzün haykırıyorsa
Ellerim ellerine kavuşuyorsa

Yaz günü temmuzda kar yağar mı?
Sevdiğim, bir tanem gel sar beni.
Gün doğar, gül açar, bülbül ağlar.
Şu yaralı gönlümü sar sevdiğim.

Yıllar, sensiz mi geçecek?
Yürek dayanır mı sensiz acılara?
Ağla ey şarkı, son mısra bak.
Fasıl bu son fasıl da sevdiğim gelecek.

Yaz günü temmuzda kar yağar mı?
Sevdiğim, bir tanem gel sar beni.
Gün doğar, gül açar, bülbül ağlar.
Şu yaralı gönlümü sar sevdiğim.

Zara – Son fasıl

Huzur; hayatla ölüm arasında, kaygılardan arınmış çizgide bekleme halidir.

Boş kalan vakitlerimi dolduran, takvimi sıkışmış akademik şeylerden bunalmışken izlediğim haberlerde Başbakan Erdoğan’ın iki üniversite tarafından fahri doktora(*) aldığını gördüm. Nedir bu fahri doktora diye araştırdım ve siyasete atılmaya karar verdim. Şansım rast gider de iyi bir yerlere gelirsem ve beni çok sevecek bir rektör çıkarsa akademik bir çalışma yapmadan bir üniversite tarafından doktor ilan edilirim. Bu akademik işler için ayıracağım vakti de İbiza adasında tatil yaparak geçiririm. Hem annemin de bir hayali gerçekleşmiş olur. Kendisi hep doktor olmamı istemişti.

Siyasete giriş ile ilgili henüz kafamda oluşmuş bir konsept yok ama kervan yolda düzülür sanırım. Her siyasetçi gibi tutamadan kendimi, ağza bal çalma babında bir iki giriş yapıyorum.

  • 18 yaşından küçüklere aşık olmak yasaklanacak.
  • Emo’cu manyak sabiler, İsrail ordusunda askerlik yapacak.
  • “Büyümüşte küçülmüş” dedirten saygısız veletler kısırlaştırılacak.
  • Winamp, hep 2.8′de kalacak. Önceki ve sonraki versiyonlar yakılacak.
  • İki cep telefonu olanın elinden biri alınıp çöpe atılacak.
  • Hac kotası kaldırılacak, isteyen herkes hacı olabilecek.
  • İsteyen herkese Kamer Genç ile bahçevanlık kursu verilecek.
  • Orhan Pamuk ile Fazı Say paketlenip, AB’ye hediye edilecek.
  • Aziz Yıldırım, Fener’i bırakıp sadece inşaat işlerine devam edecek.
  • Temizlenecek mayınlı arazilere, 5 yıldızlı sınır oteller yapılacak.
  • Babası ya da kardeşi siyaset yapmış kimseler siyasete alınmayacak.
  • DTP ve MHP gibi milliyetçi partiler meclisten ihraç edilecek.
  • Anayasa’nın adı ve içeriği değiştirilerek “babayasa” yapılacak.

… diye uzar bu liste. :)


* Bir tek Başbakan’ın adını anmayayım. Fahri doktora edinmiş birkaç tanıdık ismi de paylaşayım.
Abdullah Gül – Kazan State University (Tataristan)
Binali Yıldırım – Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Mehmet Ali Birand – Middlesex University (İngiltere)
Attila İlhan – Ege Üniversitesi
Türkan Saylan – Boğaziçi Üniversitesi
Orhan Pamuk – Universite De Rouen (Fransa)
Yaşar Kemal – Boğaziçi Üniversitesi
Fazıl Say – Boğaziçi Üniversitesi
Rahmi Koç – Adnan Menderes Üniversitesi
Celalettin Cerrah – European University (İspanya)
Ferhan Özpetek – Universita per stranieri di Perugia (İtalya)
Condoleezza Rice – Boston Colloge (A.B.D.)
Yusuf İslam (Cat Stevens) – Exeter University (İngiltere)
…diye uzuyor bu liste.

Eğer

Sabah ilk uyandığınız anda, gözlerinizi açmadan onu düşünüyorsanız,
Kahvaltı yaparken ne yediğini merak ediyorsanız,
Gün içinde en olmaz anlarda bile aklınızdan çıkmıyorsa,
Telefonda sesini duyduğunuzda gözleriniz doluyorsa,
En dostların arasında mutlu iken varlığını özlüyorsanız,
Gecenin bir yarısı herkesler uyurken şehrin yanıp sönen ışıkları yerine
boş ve karanlık bir noktaya takılıp kalıyorsa ruhunuz
Ve o ağlayan gözleriniz onu gördüğü anda içten gülüyorsa,
Artık çok daha başka güzel görüyorsa evreni,
Değiştiyse tüm gerçek algılarınız,
Çiçek, börtü böcek size daha anlamlı geliyorsa,
Şarkılardan sevgi sözcüklerini cımbızla çeker olduysanız,
Kendinizi kötü hissettiğiniz zaman “keşke burda olsa” diyorsanız,
Hatta rüyalarınıza girmeye başlamışsa,

Siz aşıksınız demektir…

Pembe rüyaları yalanlamış bir geçmişten geldim. Sana söyleyecek çok güzel cümleler biriktirmiştim aslında ama ben uyutulurken silinmiş ezberimden. Elimde de içi boş bir defter vardı kirletmeye kıyamadığım. Şimdi farkettim ki; zaman çoktan izini sürmüş her sayfasına, sarartmış yapraklarını acımadan.
Kan ve gözyaşı kokuyor boş satırları…

Bana uzattığın kalemden başka herşey ruhum kadar az ve eski. Duyguların anlamı saptırılmış ve yüzeysiz, suretler hep birbirinin aynı ve bulanık. Mana, hiç olmadığı kadar sahipsiz. Darmadağınık.

Ve ben bu kaos içinde; varlığından habersiz, cepheden cepheye koşturan yorgun bir savaşçı. Ölüm solukluyorum durmadan. O son siyah rüyayı görene dek savaşıyorum, eskiyerek…

Küpe takan erkekleri anlamıyorum. Daha doğrusu bir erkeğin küpe takmasını anlamıyorum. Aklıma bir erkeğin küpe takması için bazı sebepler geliyor; özenti, merak, marjinal görünme çabası, “küpe takacak kadar erkeğim” iması, içindeki kadını dışa vurma isteği, Yavuz Sultan Selim’in de küpe takmış olması(*), küpeyle daha güzel göründüğünü düşünme ya da tamamen bir başkaldırı, bir isyan, bir tepki gibi. Sebebi ne olursa olsun küpe takan erkeklerin çoğuna küpenin yakışmadığını düşünüyorum.

Özenti ve merak sebepli takanlara bir örnek de bugün ben olabilirdim aslında. Yıllar öncesinde ortaokul son sınıfta bir gün annemin aldığı yeni çoraplardan birini giymek için poşetinden çıkarmıştım. Çoraplar ayrılmasın diye tutturulmuş küçük çengel gibi şeyi alıp kulağıma takmıştım. Aynada nasıl görünüyormuş diye de bakmıştım kendime. Yakışmamıştı nitekim. Ama o alüminyum parçasını kulağımdan çıkarmayı unutarak sokağa çıkmış, tüm mahalleye öylece görünmüş ve okulda bir arkadaşımın uyarmasıyla hâlâ kulağımda olduğunu farketmiştim. Geçen sene de kuzenimin manyetik küpesini tatilde olmanın verdiği cesaretle tam bir gün taktım. “Çok yakıştı” söylemlerinin gazına gelip kulağımı deldirmedim tabii.

Genelde sadelikten yanayım. Herşeyin en doğal halinde daha güzel göründüğüne inanıyorum. Bu yüzden kendi seçtiğim çevrede(**) ne dövme yapmış bir insan, ne ziynet eşyaları ile kuşanmış bir erkek, ne de boya kutusuna düşmüş(***) gibi gezen kokana bir bayan pek bulunur.

* Yeri gelmişken Yavuz Sultan Selim’in küpe takmasının gerekçesini de söyleyelim. Sultan, Mısır seferinde gördüğü kölelerin köle olduklarının emaresi olarak küpe taktıklarını görünce, ‘Biz de Allah’ın kölesiyiz’ deyip takmıştır küpeyi. Rahmetli dedem de benzer bir sebepten küpe takardı.
** İnsanın bir de seçmeden içinde olabildiği çevreler vardır; iş ortamı, okul ortamı gibi.
*** Makyaj güzeldir, abartılmadığı zaman. :)

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.

Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi “dikeni seven gülüne katlanır bir kadın”dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Ece Ayhan

Çukuru ölçtük, kirecin içine attık ölüleri;
sonra en ince ayın altında kayığa bindik,
dördüncü arkadaş demir kutuyu kucağına almış,
sanki içindeki gizli bir ateşten ısınıyormuş gibi
üstüne eğilmişti. Duman yükselmedi,
öylece kaldı suların üzerinde.

Yannis Ritsos

Bir gök var üstümüzde
Yıldızlar bir ipte dizi
Bizi gözetleyen varsa yukarda
Neyimiz var ki gizli
İşte insanlar sokaklarda
Kimimiz aç, kimimiz dertli
Gülenlerimiz varsa meydanlarda
Deli

Müştak Erenus

Ve solmadan güller
Lahitler verdim
Sokağımızda yatan bir serinlik vardı
Saklambaç bile oyna(ya)mazdı çocuklar
/bir dağ çekilir bir serinlik vardı
aralanıverince o küçük
sedef süslemeli kapı
sandım ki yine o görünecek
kaplayacak bütün karşımı
küçükken rüyamda gördüğüm
o güzeller sultanı/
Bir ara bağlıyorlar beni
Yoksa gidiyorum ki mezarları sallıyayım.

Cahit Zarifoğlu

Hayırların şer, şerlerin hayır gibi göründüğü bir devirdeyiz artık. Ahir zaman yakın belki de. Kim bilir…

***

Dün üç ayların başlangıcı idi. Biz dünü aynı zamanda kandil bildiğimizden annemle evvel geceden birşeyler hazırlayıp niyetlendik. Gün içinde kandilin dün olmadığını öğrendim ama orucumu bozmak istemedim. Tutulan oruca Ramazan ayında bile garip tepkiler veren kimselere kandil münasebetiyle oruçlu olduğumu da söyleyemedim tabii. Bunun yobazlık değil sadece bir kişisel terbiye, bir arınma, bir huzur vesilesi olduğunu anlatamazdım kolayca. Bir de yaftalanmak var ki; hiç haz etmeyeceğim bir şey bu. Allah’a şükür ki; öğle yemeklerini birlikte yediğim arkadaşların farklı işleri çıktı, gittiler. Yalan söylemek ya da susmak zorunda kalmadan günü tamamladım.

Bugün gerçek Regaip kandili. :)
Nasip olursa yine niyetlenip, oruç tutmak istiyorum. Ama bir yandan da çekiniyorum, gün içinde yalan söylemek ya da bozmak zorunda kalabilirim diye. Bir insanın beraber çalıştığı bir arkadaşa oruçlu olduğunu söyleyememesine ya da “iyi kandiller” diyememesine sebep olan bu şartlar canımı sıkıyor.

Tabii aksi iş ve arkadaş ortamları da mevcuttur. Ortamı gereği saçını kapatmak zorunda kalan, ekmeğinden olmamak için müptelası olduğu sigarasını-alkolünü kesen, yaranmak için oruç tutan hatta namaz kılan insanlar vardır. İnsanları istedikleri gibi olmaktan uzaklaştıran ve riyaya zorlayan her iki durum da çirkin geliyor gözüme. Umuyorum ki; baskı ve empatisizlikten sıyrılıp, inancın ibadetin ya da inanmamanın rahatça ifade edebileceği günler yakındır.

***

Regaip kandiliniz mübarek olsun…

İlk şoku atlattım. Artık akıl, mantık çerçevesinde düşünebiliyorum az da olsa. Ama yine de anlamadığım şeyler ve cevabını bilmek istediğim sorular var. Fakat ortada muhatap yok, hesap sorulacak biri yok. Kurallar çok önceden yazılmış ama benim haberim yok. Herşey olup bittikten sonra sonra cürmüm bana tebliğ ediliyor. Bir ara ikaz bile yok.

Düşündükçe içim acıyor olanlara. Bazen “kendim ettim, kendim buldum” diyorum, bazen de nefsim ve vicdanımın ittifakıyla hakkımdaki hükmü biraz haksız ve abartılı buluyorum. Ama yapacak birşey yok, vakit artık çok geç. Zaman benim için değişme zamanı. Olanların birşeyleri tetikleyip hayatımda aksiyona dönüşmesi farz oldu. Çok önceden yapıp asla gereksinim duyacağıma ihtimali vermediğim planları devreye sokmam gerekiyor.

Malum, yol uzun. Hem de en başı. Üstelik hiç olmadığım kadar yalnızım bu sefer.

Bakalım neler bekliyor beni bu yeni yolda.
Yaşayıp, görelim…

Seni düşünmek
Kalabalıklarda kalmak gibi…
Bilindik yüzlerden kaçıp,
Tüm varlığı reddetmek.

Seni düşünmek
Uçurumdan atlamak gibi…
Her an bir defa daha ölüp,
Yine yeniden dirilmek.

Seni düşünmek
Bir güle benzemek gibi…
Cennetten kokular sürünüp,
Kan rengine bürünmek.

Seni düşünmek
Kor ateşe düşmek gibi…
Tanrı’ya tam teslim olup,
Ölüme bile yürümek.

Haftasonu Göksu parkında piknik yapalım dedik. Pazar günü sabahın 10′unda çıktık evden. Eryaman’a varana kadar iki kere kaybolduk. Zor bela parka ulaştığımızda bir de ne görelim, bir boş yer yok. Güvenlik görevlisine sordum, “abi sabah 6′da gelenler var” deyince sustum oracıkta. Bulduğum en gölge ve sakin yere kervanı kurduk. Güzel bir kahvaltı sonrası kene korkuları eşliğinde serildim hasıra. Bırakın pantolonumu çorapların içine sokup koli bandıyla bantlamayı, ben toprağı ve otu hissetmek için çorapları çıkarıp uzattım ayaklarımı. O pozisyonda uyumuşum saatlerce.

Gözümü açtığımda 3 metre yakınımıza yeni göçler olduğunu gördüm. Bunlardan biri de üniversiteli öğrencilerdi. Ekibin piknik yaparak eğlenme şekli, annemin “üniversiteli öğrenci” anlayışını zorladığından “ayıp, hiç hadem haşem kalmamış, anne babaları bunları okula gönderiyor güya” diye sızlanıp durdu tüm gün. Hoş, ben de öğrencilerin samimiyetini abartılı bulup hak vermedim değil.

İkindi vakti güneş etkisini yitirip hava biraz serinleyince, parktaki aktivitelere yoğunlaştık. Önce dağ kızağına bindim ama yetmedi. 5 tur daha binsem ancak tatmin olabilecektim. Sonra iki bisiklet kiralayıp yarım saat gölün üzerinde şarkılı türkülü atışmalarla dolandık. En son olarakta go-kart yapalım dedik. İlk denememdi ama içimdeki hız tutkunu hayvanı keşfetmeme yetti. Yakın bir zamanda trafiğe yeni bir canavar katacağımı anladım orada.

Bulutlar eşliğinde gök gürlemeye başlayınca yağmura yakalanmadan topladık kervanı göçtük mekandan. Dönüş yolunda da bir kez daha kaybolduk.

Güzel ve yorucu bir gündü hepimiz için. Günden geriye; yanmış, istakoz renginde surat ve kollarımız kaldı

Ruhumu kemiren -geçmişe özlemin tetiklediği- bir konuda içimde büyüttüğüm bir umudum vardı. Bebek gibi kalbimin en güzel, en yumuşak yerinde duruyordu hep. Beşerden yada beşeri emellerden uzaktı, saftı. O ulvî umutla çıkmıştım yola tam iki yıl önce; olmaz adımlar attım, büyük riskleri avuçladım korkmadan, ardında türlü cefalar çektim çok kısa zaman içinde. Maddi manevi bedeller ödedim. Ah etmedim hiç, “şükürler olsun” döküldü hep dilimden. Hem “deli” dediler uzaktan görenler, “garip” dediler, “neden?” diye sordular ama ben sustum. Kimselere söylemedim onu, hep uhrevî kalsın istedim. Zaman geçti; insanlar, mekanlar, şartlar değişti. Fakat umudum kendi vahşi cennetinde, yani o küçücük yüreğimde bekledi beni benimle..

O büyürken iklimler hasret oldu. Ben göğe bakıyordum. En derinimdekileri bildiğim kelimelere dökerek “inşallah” diyordum sabah-akşam. Değişen ruh halime rağmen kapılardaydım yorulmadan, dualarımın -umduğum- neticesini görmek hevesiyle. Aralarda farkettiğim kötü izleri önemsemedim. Özellikle son bir aydır düğün öncesi gelini kapıda bekleyen damat heyecanıyla dolandım. Bir iz, bir ipucu, bir haber yetecekti bayramıma.

Ama olmadı. Bugün o umudum tükendi tamamen. Net sesler, cümleler birer birer duyu organlarımdan geçerken, keskin kılıçlar indi büyüttüğüm bebeğin üzerine. Önce kollarını budadılar yağızımın, sonra gövdesini ikiye böldüler, en son kafası düştü yere. Baktım son bir kez, gülümsüyordu bana al kanlar içinde. Ben o an bayılacak gibi oldum. Kalabalıklar arasında boğazım düğümlendi, nefes alamadım bir süre, yutkunamadım.  “Uzatma dünya sürgünümü” diye dua ettim en Sevgili’ye. Sonra geçtim masama, öylece baktım insanlara “onlar nasıl yaşıyorlar” diye.

Zaman en mahir hekimmiş, güneş kızıl yüzünü gösterirken nefes almaya başladım. Şuurumun yerine geldiği ilk anda bir başka tohum ektim ruhuma, kalan umutlarımın hemen yanıbaşına. Gözümden bir damla yaş aktı o an, süzüldü, döküldü üzerime. Belki ıslatmıştır, yeni ve taze umudu,  bilemem. Ama ruhum yıkandı o bir damla içinde.

Ve şimdi daha iyiyim. Ama Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiiri hâlâ dilimde.

IV

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin, şölenlerin, ayinlerin, yortuların dışında
Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah… Uzatma dünya sürgünümü benim

(devamı…)

İsyanda çocukluğum bugün…

Ürperten bir şafak sonrası,
Bir uzayan kızıl güneş doğuşu
Hicranla kanayan şiirler okunurken
O, yalnızlığı beline dolamış
Titrek ve kanlı parmaklarıyla
Göze görünmeyen resimler çiziyor

Sonra bir hüzünlü sis çöküyor güne
Benim bile bilmediğim seslerin buğusu,
Sevdiğim değişken renklere sataşıyor

Hem annemin gözleri değil bu gördüklerim
Düşüncelerim eskisi gibi değil.

Ben kimselere belli etmesem de
Bir sürgünde yüreğim
Nasırlı, fersiz,
Yalnız ve üzgün.
Beklenen ve bekletilen o çocuk gibi
İsyanda ve küskün…

Evden çıkmadım dünden beri. Öğlen 1 gibi kalan bayat ekmeklerle bi’ kahvaltı yaptım. Üç-beş zeytin, bir dilim peynir ve bi’ de hormonsuz domates. Ardından uyudum biraz, sonra kalktım, düşündüm.
Sonra biraz daha düşündüm.
Gözüm kulağım telefonda idi seni düşünürken. Yelkovan bile akreple buluştu, ama sen aramadın.
Aramaz mı insan sevdiğini?
Sen aramadın işte!
(”Belki de sevmiyorsun” demek gelmiyor içimden.)

Ben de gurur yaptım biraz. Bile bile lades bir suskunluk çöktü üzerime kaç gündür. Ama şunu bil; hep aklımdasın. Üstelik yalnız da değilsin şu kafamın içinde. Kırk tilki dolanıyor hemen yanıbaşında ve hepsi senin peşinde. Ben de -sanki- pelerinsiz cılız bi’ superman; sana yaklaşan herşeyi kovuyorum, kovalıyorum olanca gücümle. Fakat yoruldum gerçekten. O yüzden böyle saçmalıyorum. Farkettiysen, kararım kalmadı hiç. Aynı kışı yazına karışmış şu garip mevsimler gibiyim bu ara. Titriyorum durmadan.

“Belki de bu bir süreçtir” diyorum. Bu acıyı çekmeliyim belki de.
Ne dersin? Öyle midir sence de?

Sonraki Sayfa »