Önce bekledim. Askıya aldım hayallerimi. Hatta ölsünler istedim. İçimdeki ateş öyle biter sandım. Aldandım…

Oysa hüzün yağmur gibi yağdı gecelerime. Hayalinle kurudu dudaklarım, ruhum eskidi. Gerçek mi diye defalarca baktığım, dokunduğum umutlarım sabaha kadar uyutmadı. Her seferinde farklı bir his duydum içimde, farklı bir renk gördüm. Korktum biraz, kaçtım kimsenin bilmediği yerlere. Seni düşündüm uzun uzun. Bana ne kadar benzediğini düşündüm. Bir gölge gibi yakınlığını, bir okyanus kadar derinliğini ve ezelden gelen deli hallerini. “Seni seviyorum” diyebilmenin hazzını düşündüm. Dilimde buruk bir tat kaldı, kulağımda o sakin sesin. “Aşk” dedim susmadı cümleler. “Dost” dedim duyulmadı. Unutmak istedim, olmadı. Ölmek kaldı bir tek geriye. O da hiç gelmedi.

Yorucu yalnızlıklar içinde eskimiş bir bedendi zaten. Yara içindeydi her yanı, kan-revan içinde. Solukları zayıf, kelimeleri eksik bir halde geçiyordu yaşamın kıyısından. Ruh desen, masaya dökülmüş ve çoğalan acıları seyredip azalıyordu günden güne.

Uyardım, uyan dedim kaç defa.
Duymadı beni… ya da duymak istemedi.

Bile bile kaldı ateşin içinde. Bile bile sevmeye devam etti “O”nu. Vazgeçmedi tek kişilik hayalinden. Bekledi, özledi, istedi, söyledi, dinledi… Ama hep tek kişilikti yaptıkları, başka hiç kimse bilmedi.

Sonra bir serseri bir rüzgar geldi gecenin ortasında. Bir yorgan gibi sardı şehri. Savurdu her şeyi o yana, bu yana. Ben bile dayanamadım uğultusuna, bilmediğim kuytulara kaçtım. Aç-susuz iki gün-üç gece bekledim kıyametin bitmesini.

Gün doğunca, ortalık durulunca uyandım korkumdan.
ve anladım şehrin bir kişi eksik olduğunu,
ve büyük bir hayalin sahipsiz kaldığını….

Saatler akıp geçmişti kadın konuşurken. Monolog ve “ben”cil saatler…
Yorulmuştu belki, öyle susmuştu. Öylece susmuştu ikisi de.

Sonra adam yavaşça baktı kadının gözlerine, ellerini tuttu en muhtaç yerinden ve sıcaklığına sözlerini katarak derin bir nefes aldı.

“Belki haddim değil bunları sana söylemek. Belki bu söylediklerim için bana kızacaksın. Ama ben yine de söyleyeceğim seni dinlerken aklıma düşenleri” diye başladı sözlerine.  Cümleleri karşı da şaşkınlık yaratsa da duraksamadan devam etti.

“Öncelikle geçmişi güzel anıp içinde saklamanı tavsiye ederim. Yıllar süren bir ilişkiyi böyle kısa bir sohbetin içinde eskitmen çok hoş görünmedi bana. Hem bu yaşadıkların bizler için -yani senin ve onun dışında kalan diğer insanlar için- ne ifade eder ki! Sadece iç burkan bir hikaye ya da -en kötüsü- kuru bir gürültü bizim açımızdan.

Herkes kendi içinde veya dışında, uzun ya da kısa soluklu, tek ya da iki kişilik bir şeyler yaşıyor. Fakat çoğu kimse bunları kolay kolay afişe etmiyor… ki edince ne ehemmiyeti kalır ki…

Ben bunu bilinçsizce yapılan bir pazarlama stratejisi gibi görüyorum biraz. Geçmişle övünme, geçmişe sitem ve daha iyisini arama çabası. Şimdi sen koy kendini karşındaki insanın yerine. Kendin gibi biriyle tanıştın diyelim. Çok güzel hisleri yıllarca tatmış biriyle. Ona yaklaşmak ve daha yakından tanımak ister misin? İstemezsin… En ufak bir tereddütünde ya da bir hatanda onun için terkedilmesi kolay biri olmaz mısın? Olursun… O yüzden ‘geçmiş geçmişte kaldı’ demek lazım ve bunu da karşındaki insanlara hissettirmek. Ben bu tür konuların acemisi iken bunları sana söylemek haddim değil belki. Ama kalabalık boşlukları kutlu yalnızlıklara tercih eden biri olarak, böyle düşünüyor böyle yaşıyorum. Arayışım, bekleyişim ve bulunca yapacaklarım da bu yönde. Tabii bu hususta senin fikrini bilemem, hatta artık bilmek de istemem.

İstersen hesabı isteyip, kalkalım. Hem bu işkenceye de bir son vermiş olalım. Sen git başka aynalar bulup, süslü hikayeni onlara anlat her seferinde daha da güzelinden. Ben de gidip kırık aynamda kendimle konuşayım sessiz sessiz.” dedi ve sustu…

Ben kaleme dokunmak istedikçe uzadı zaman, kelimeler çoğalarak karıştı içimde.
Ben yazmak istedikçe bi’şeyler alıkoydu beni, o bi’şeyler alıp uzaklaştırdı harflerin büyülü dünyasından. Derken çıktım bildiğim hislerin odağından. Hayatın ve gerçeklerin ortasına düştüm. Yadırgadım önce, ama sonra sevdim. Hatta bir ara “özlediğim, beklediğim, aradığım bu imiş” dedim büyük seslerle.
Bu sevinçle karışık geçti gerçeklere alışma ve onları yaşama evresi. Günler daha kısa ve serin, geceler daha uzun ve uykuda geçti. Vakit kalmadı aynalara. Düşlere, rüyalara vakit kalmadı.
Ama ertelenmiş şeylerle dolup taştı hayallere tahsis zamanlar. Özlenen ne varsa yaşandı. Bu yüzden güzel geçti zaman, mutlu geçti.

Anladım ki; derdin dermânı yine kendi içindeymiş.

Çıkıp yollarda dolanmak, deva aramak beyhudeymiş meğer. Yorulmakmış sadece ve hatta tükenmekmiş. Hem kendinden kaçmak da bitirmezmiş derdi, ancak zamanını ötelermiş.

Ve anladım ki; bu yüzden icat edilmiş aynalar. Bu yüzden gün ışığında görünürmüş gerçekler. İnsan bu yüzden kaçarmış aynalardan ve güneşten her dâim. Sonra kendine sığınırmış kayboldum sanırken. Beklermiş değişken örtüsünde, gücü yettiğince emeklermiş. Büyürmüş bazen, eskiyi unutur ve yeniliğe yürürmüş. Bilinmeyen yollarda yeni hayatların ortasında derdine yabancı tüketirmiş ömrünü. Tâ ki; bakınca aynalara yüzünü ve duyunca seslerini gerçeğin, hatırlarmış ötelenen acıları(nı). Bir sessiz vâveyla koparmış sinesinde ve yine kaçarmış kendinden.

Ancak böyle bir kaçış döngüsünde eskitirmiş yarasını insan, dermânsız kanatırmış. Hiç cesaret edemezmiş hakîkat aynasında kendine bakmaya. Ama hiç… Bakıp derdine, derdi kendinden bilmeyi ve dermânı yine kendinde aramayı düşünmezmiş. Bu yüzden yaşarmış mutsuz zamanları yerin üstünde. Bu yüzden ağlarmış kapılarda gece-gündüz, sokaklarda umut dilenirmiş. Hep bu yüzden…

Soğuktu duvarları yalnızlığın.
Ateşten bile soğuk…

Zaman, müsrif bir çocuğun oyuncağı gibi bi’yanı kırılmış, unutulmuştu köşesinde. Oysa sen oyunlara yabancı ellerini karanlık kuyularda yitirmiş, geçmişe  bakıp ağlıyordun. Gözünden akan yaşlar yerin bağrını yakıyordu da, sen susmuyordun. Feryadın çoğalıyor, hayatın azalıyordu günden güne.

Hem dünya küçüktü o zamanlar. Bir sen vardın içinde, bir de hayallerin. Çoğu yarım, çoğu yaralı, çoğu eski…

Dünya küçüktü o zamanlar, sen küçüktün. Hayallerin küçüktü.

Ama büyük vuslatın hayaliyle yanıp tutuşuyordun gizli saatlerde. Bir yanın herkes gibi ölümden kaçıyordu. Yanlış şeylere meyilli sevdalarda dolanıyordu aklın. Kalbin yalnızlığın bitmesine, hüznün gitmesine odaklanmış; “bi’şans, bi’şans” diye dua ediyordu duyulur şekilde.

Sonra bir gün, bakır renginde bir bulut indi gökten şehrin üstüne. Göz gözü görmez oldu. Ölüm gibi bir karanlık dolaştı sokaklarda. Herkes korkusundan kuytusuna kaçmışken bir meçhul el gelip çaldı kapını. Tutup kollarından, bir merküt gibi yükseldi aydınlık göklere.

***

O günden sonra kimse görmedi seni. Ama herkes dualarının kabul olduğuna, hayallerinin gerçekleştiğine inandı. Kalan ömrünü kalabalık mutlulukların ortasında yaşayıp, mutlu öldüğün dolandı dillerde.

Allah’ın adıyla…

“Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.”
(Kadir Süresi, 1-3)

Bin dört yüz yıl evveldi.
Eskiydi zaman, dünya kirliydi.
Gündüz bile kararmıştı çehresi yeryüzünün.
Zulümât en acı ve en siyah renginde yaşanıyor, insanlık zâlimlerin zulmü altında feryâd ediyordu.
Sessiz çığlıklar duvarları aşsa da, göğe ulaşsa da insaflı duâlar, zaman bekliyor ve büyüyordu kendi içinde.
En güzel meyvenin gizli doğum sancısı tüm âlemde hissediliyordu.
Giderek artan,
giderek yaklaşan,
giderek arzulanan bir şekilde…

Sonra bir ses duyuldu ötelerden.
Bir ses emredildiği üzre “Oku” dedi en güzel insana. Okudu ümmî yetim, okudu herkesin duyacağı bir sesle.
Bu en güzel seste mâna bulan ilâhî cümleler yankılandı susuz yüreklerde. Allah’ın mesajı taştı gönül kafesinden; Mekke’yi, Medine’yi aştı. Âvazı sağır ve dilsiz vicdanlarda bile duyuldu.
Beklenen, özlenen ve sonunda doğan bir güneş yıktı buzdan karanlık duvarları.

Ve yüzyıllar geçti o gecenin üzerinden. Yüz-yıllar…
Ama Ramazan’ın son on gününe saklı bu kutlu Kadir gecesinin kıymeti-bereketi hiç eksilmedi. En umutsuz zamanlarda bile berrak bir kandil gibi yanıp söndü ufuklarda. Ateşine tutulanları, kadrini bilenleri hediyesiz uyandırmadı sabaha. Tuttu batağında dövünen insanlığın elinden, bahtiyâr kullarda hayra ve huzura vesile oldu.

Peygamber efendimize muhabbetin, Kitab-ı Kur’an’a hürmetin, mübarek ay Ramazan’a saygının ve hepsinin sahibi Allah’a kulluğun çoğalıp taştığı Kadir Geceniz mübarek olsun. Hayırlara vesile olsun inşallah…

Her ben, dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır.
Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.
Ve o değildir bana yakın olan, sensin.
Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu
sıraya göre düzenlerdim.
Sen, ben, o!
Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça.
Her ben, benliğini senle anlar

Behçet Necatigil

Bir insanın ölümü, güçlü bir ulusun düşmesi gibidir:
Geçmişte kalmıştır yiğit orduları, kaptanları, yalvaçları,
Görkemli limanları, denizlerde egemen gemileri,
Ama artık o ulus, kuşatılmış kentleri kurtaramaz,
Antlaşma yapamaz başka uluslarla;
Kentleri boşalmıştır, halkı darmadağın,
Devedikeni kaplamıştır eskiden ekin dolu topraklarını,
Ülküsü unutulmuş, dili yitip gitmiştir:
Bir köy ağzı kalmıştır ta yükseklerde, dağ başlarında.

Czeslaw Milosz

Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden…
teper hababam teper
paralanmaz,
teper taşlı yolları…
Bir vapur geçer Varna önünden…
Uyy Karadeniz’in gümüş telleri…
Bir vapur geçer Boğaz’a doğru,
Nazım usulcacık okşar vapuru,
yanar elleri…

Nazım Hikmet Ran

Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük,
Beni bekleyen vücudunu gördüm gölgelerin arasında
Daha o zaman sıkılıyordu sırtımda
Uzun bir yolculuğun deri kayışları.
Ölümlü kalçalarına övgüler düzdüm,
Geçici yüzümü övdün sense,
Saçlarını okşadım gideceğin yöne doğru,
Sonunun peygamberi derine dokundum
Uykusuz ellerine dokundum
Belki bir gün şarkılar söyleyecek dudaklarına dokundum.

Çölün tozları kapladı
Üzerinde yemeye zamanımız olmayan masayı,
Fakat parmağımla
Adının harflerini yazabildim tozlara

Yehuda Amichai

Tebessüm, yaşanan mutluluğun sadakasıdır.

Geçmişte aldığımız küçük kararların bugüne yansımasının ne kadar büyük olduğunu düşündünüz mü?
Düşünün…
Çünkü şimdi bunu düşünme kararınız bile geleceğiniz çok büyük etkiler bırakabilir.

***

Düşüncenin gücü, hayatımızı şekillendiren en büyük etkenlerden biri belki de. Çoğu zaman bu gücün etkisiyle gelişiyor yaşamımız. Bazen düşünerek tüm sebepleri değiştirebiliyor ve düşünmemize sebep olan şeyleri ayağımıza kadar getirebiliyoruz. Aynı şey, korkulan ihtimalleri düşünerek gerçeğe dönüştürdüğümüz durumlar için de geçerli. Yani düşünce keskin bir bıçak gibi. Hayatımıza olan katkısı kullanım şeklimize göre pozitif veya negatif olabiliyor.

Güzel düşüncelerin ve sözlerin sahibi bir zât* da yıllar evvel demiş ya “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır” diye. İşte aynen öyle…

* Said Nursî

Şimdi sen uyu Sevgilim…
Ben yanındayım. Hemen yanıbaşında…
Öylece seyrediyorum seni. Öylece tutuyorum ellerinden.

Hem ellerin sıcacık şimdi.
Biraz terli, belki biraz korkak.
Ama sen korkma, ben yanındayım.

Uyu şimdi rahat rahat…
Gir hep düşlediğin rüyalara bu gece. Huzur dolu alemlerde gezin. Geç özlenen yollardan, saklı duygulara dokun. Hatta mutlu biten hikayeler yaz bizim için. Öyle çok yaz ki; kalemin harfleri korkutan anıları silsin geçmişten. Silinsin aklının karanlık izleri bi’gecede. Öyle hızlı yaz ki; hemen sabah olsun, tam olsun vuslat.

Hadi sen uyu şimdi.
Bak ben yanındayım artık. Hem de yanıbaşında.
Öylece seviyorum seni. Öylece tutuyorum ellerinden.
Öylece…

Hayat hepimizi içinde eskitiyor sanırım. Alışkanlıklarımızı, zevklerimizi ve değer verdiğimiz birçok şeyi değiştiriyor zamanla.

Benim en büyük alışkanlıklarımdan biri  (hatta daha fazlası) olan bu blog da uzun bir süredir hakettiği ilgiyi göremedi benden. Üzerimdeki atâlete (iş yoğunluğu, duygusal iniş-çıkışlar ve ailevi sorunlar-sorumluluklar gibi) sebepler bulsam da, hep bir yanım üzüldü bu duruma. İçimdeki paylaşma hevesini tekrardan çoklayacak bir sebep olsun diye sitenin Facebook sayfasını oluşturdum. Bu blogta yazdıklarım Facebook sayfasında da otomatik olarak yayınlanacak. Bunun dışında gün içinde gözüme çarpan haber, yazı, resim, videoları da paylaşma imkanım olacak.

İnşallah güzel ve temiz bir paylaşım ortamı olur.

> Sayfaya erişmek için tıklayın.

Benim de pişmanlıklarım oldu bu hayatta. Kaçan fırsatların ardından acı acı baktığım oldu.

Ama hiçbirinde kalmadım olduğum yerde, beklemedim ölümü. Bırakmadım kendimi zamana eskitsin, azaltsın, yoketsin diye. Unutmak için bahaneler aramadım, sebepler bulmadım. Kısa süreli hüzünlerin ardından tutundum elimin yettiği, gözümün gördüğü birşeylere. Unutmasam da geçmişi, ara ara pişman olsam da yaptıklarımdan ya da yapamadıklarımdan, belli etmedim kimselere zor anlarımı. Bazen yanılsam, yolumdan sapsam da kendime bile küsmedim.

Ve zaman geldi, geçti…
Sayısız hayatlar, süresiz hikayeler aktı başucumdan bildiğim-bilmediğim. Bana ayrılmış vagonda yolculuğuma devam ettim ben. Çoğu zaman kapım açılmadı bile, telefonum çalmadı. O mektup bir türlü gelmek bilmedi. Oysa ben şiirler yazmıştım penceremden dünyayı seyrederken. Güzel kelimeler saklamıştım defter aralarına. Ama olmadı. Şiirler söylenmedi kalabalık gecelerde, kelimeler satırlardan dudaklara dökülmedi. Duyulmadı sesim hiçbir kulakta, duvarda yankılanmadı. Fakat, hayat -herşeye rağmen- devam etti kendi kabuğumda. Farklı hayaller, başka ümitlerle sürüp gitti kaldığı yerden. Yeni pişmanlıklar biriktirerek…

Yüksek bir yerden uyuyan şehri izlemek gibi birşey seni sevmek.
Sessiz ve sakin…

Tutup atmak yüreğini bulutlara belki. Sonra uçmak bir kuş özgürlüğünde, delice…
Gitmek uzak diyarlara, göç etmek eskiden. Konmak ürkek gönlüne köşe bucak, içinde kalmak. Anlatmak diline geleni, senden dinlemek. Uyumak geceye, güne uyanmak. Yüzünü görmek güneşin ilk ışığında, baharı seyretmek. Aşkın en yalın halinde sessiz şarkılar söylemek sanki. Sonra yürümek seninle, menzili uzun yollar gitmek. Yorulmak yanında, terlemek hatta. Yıkanmak hislerin en güzelinde, durulanmak. Zaman geçsin, zaman böyle bitsin istemek bazen.

***

Yüksek bir yerden boşluğa kendini bırakmak gibi bir şey seni sevmek.
Hazzın eşiğinde vermek canı, belki cenneti almak. Sessiz ve sakin…
ses-siz-ve-sa-kin…

Lanetli sokakların kirini kırkikindi yağmurları bile temizlemez. Yolları ve hikayeleri yürümekle aşınmaz bir kere. İnsanları desen, hiç yorulmaz.

Bir de herşeye aç köpekleri vardır vakitsiz uluyan; kirli, uyuz ve pasaklı. Hiçbiri gülümsemez yüzüne, diş göstermez. Belki korkudandır diye sorulmaz, üzerine gidilmez.

En önemlisi de lanetli anıları vardır bu sokakların, hatırlanmaz. Bazen gelir akla, iç çekilir ama asla söylenmez. Dua edilir belki, kötü anların uyuz köpekleri yemesi ve bir daha oradan geçmemek için. Sonra geçmişten kaçar gibi uzaklaşılır. Ağlanmaz hiç, ardında bir damla gözyaşı bile bırakılmaz.
Çünkü bilinir, lanetli sokakların kirini insanın temizleyemeyeceği…

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.