Gün düğün oldu dün, gece dost, hece sevgi…
Varlığın güle düştü, muhabbetin odama
Bülbüller aşkınla sustu, seyre daldı bizi
Dilime dolandı visâlin, akşamdan sabaha…

Demek sen böyle salına salına bensiz gidiyorsun ey canımın canı.
Ey, dostlarının canına can katan,
Gül bahçesine böyle bensiz gitme istemem.

İstemem, ey gökkubbe, bensiz dönme
İstemem, ey ay, bensiz doğma.
İstemem, ey yeryüzü, bensiz durma
Bensiz geçme, ey zaman, istemem.

Sen benimle beraberken
Hem bu dünya güzel bana, hem o dünya güzel.
İstemem, bensiz kalma bu dünyada sen,
O dünyaya bensiz gitme, istemem.

İstemem, ey dizgin, bensiz at sürme.
İstemem, ey dil, bensiz okuma.
İstemem, ey göz, bensiz görme.
Bensiz uçup gitme, ey ruh, istemem.

Senin aydınlığındır aya ışığını veren geceleyin.
Ben bir geceyim, sen bir aysın madem,
Gökyüzünde bensiz gitme, istemem.

Gül sayesinde yanmaktan kurtulan dikene bak bir.
Sen gülsün, bense senin dikeninim madem,
Gül bahçesine bensiz gitme, istemem.

Senin gözün bende iken
Ben senin çevganın önündeyimdir.
Ne olur, öylece bak dur bana,
Bırakıp gitme beni, istemem.

O güzelle berabersen, sen ey neşe,
İstemem, sakın içme bensiz.
Hünkarın damına çıkarsan, ey bekçi,
Sakın bensiz çıkma, istemem

Bir şey yoksa bu yolda senden,
Bitik bu yola düş enlerin hali.
Ben senin izindeyim, ey izi görünmez dost,
Bensiz gitme, istemem.

Ne yazık bu yola bilmeden, rasgele girene!
Sen ey, gideceğim yolu bilen,
Sen ey yolumun ışığı, sen ey benim değneğim,
Bensiz gitme, istemem.

Onlar sadece aşk diyorlar sana,
Oysa aşk sultanımsın sen benim.
Ey, hiç kimsenin düşüne sığmayan dost,
Bensiz gitme, istemem.

Mevlana Celaleddin Rumi

İki gündür yaşadığım rahatsızlıklar nedeniyle doktora gittim. Ateşim 39′a yakın çıkınca ve rahatsızlıklarımı sayınca doktor tahlil etmeden domuz gribi teşhisi koydu. 2 gün de istirahat verdi. Neden tahlil yapmadan böyle bir kanıya vardığını sorunca, bunun genel bir uygulama olduğunu söyledi.

Aslında bu sonuç benim için pek sürpriz olmadı. Birkaç gün önce bir iş arkadaşımda domuz gribi çıkması, bu birkaç gün içinde 4 iş arkadaşımın daha doktora gitmesi ve istirahat alması nedeniyle böyle birşey olabileceğini tahmin ediyordum. Elimden geldiği kadar titiz davranmama rağmen sonunda ben de yataklara düştüm. Şuanda tüm vücudum ağrı-sızı içinde, eklemlerim ağrıyor, sebepsiz bir yorgunluk var üzerimde, başımı bile dik tutamıyorum, öksürürken nefes borum dışarı çıkacakmış gibi yüz ekşiten bir acı veriyor, ateşim yüksek, aralarda da üşüme ve titreme oluyor. Bu belirtiler domuz gribine mi ait yoksa başka bir viral hastalığa mı bilmem ama bu ızdırabın biran evvel bitmesini ümit ediyorum. Bu arada hem doğum günümü kutlamak hem de geçmiş olsun demek için arayıpta “Domuz gibi adamsın, sana birşey olmaz” diye takılanlara da teessüf ediyorum. :)

“Bugün benim doğum günüm. Babamın öldüğü yaştayım” diye modifiye bir şarkı dolandı dilime sabahtan. Henüz o yaşlarda olmasam da giderek yaklaşıyorum ölüme. Hergün ömürden bir yaprak gibi düşüyor toprağa. Her saat nefesim biraz daha azalıyor sanki.

Hal böyleyken, insan doğum gününde iç muhasebe yapma ihtiyacı hissediyor. Ardında kalanlara, önünde duranlara bakıp kendi hakkında bir ahkam kesesi geliyor.

***

Ben ne zaman hayatımla ilgili muhasebe yapsam, kaybettiklerimin kazandıklarımın çok üstünde olduğunu görüyorum. Her yeni yaşa büyük ümit ve temennilerle başlarken, senenin sonunda hedeflediğim noktadan çok uzaklarda buluyorum kendimi.

Bu yıl için de büyük dua ve dilekler birikti dilimde şimdiden. Beni ve çevremi mutlu edecek, helal dairede istekler bunlar. Kaçı gerçekleşir, kaçı gerçekleşmez bilmiyorum ama sanırım ben umut ederek yaşıyorum. Yani netice değil, neticeye giden yolda yaşananlar ve yolun sonuna ulaşma hayali beni mutlu ediyor. Hayat denilen şey de meyvesi cennet olan bir tatlı yolculuk değil mi zâten?

***

Bugün ayrıca Şeb-i ârûs, yani düğün günü. Mevlânâ’nın vuslata erişinin 736. yıldönümü. Bu büyük insanın insanlığa değer katan öğretilerini içimizde sindirip, yaşamamız dileğiyle.
Herkese sevgiler…


Bir sabah uyandığınızda tüm umutlarınızı ve hayallerinizi kağıt parçası gibi buruşturup, bir kenara attığınız ve hayata o gün sıfırdan başlamak istediğiniz oldu mu? Peki aynı günün birkaç saat sonrasında yaşamın değişmez gerçeklerine yenilip, o buruşuk hayalleri yeniden sahiplendiğiniz?

Benim oldu.
Bir sabah uyanıp sahip olduğum herşeyi farazi gemilere yükleyip, ateşe verdim. Sonra geçip karşısına, izlemeye başladım. Çok geçmeden içim acıdı, hatıralar eşliğinde. Zamanı geri döndürmek istedim, yangının öncesine ama yapamadım. Bu defa elimde kovalar dolusu pişmanlık ve gözyaşı ile ateşi söndürmeye niyetlendim. Onu da başaramadım.

Sahip olduklarımın çoğu yanıp, tükenmişti o ilk ateşten nefeste.
Kalanların da hiçbiri eskisi gibi olmadı…

Türkiye kaçıncı sınıf bir dünya ülkesi ya da hangi çağı yaşıyor bilemem ama dünyanın en çok parti kapatan ünvanına sahip. Dün kapatılan Demokratik Toplum Partisi (DTP) ile birlikte bu sayı 27′ye ulaştı. Oysa aralarında bulunmak istediğimiz Avrupa ülkelerinde bu tür uygulamalar yıllar önce sonlanmış. 1956′dan 2003′e kadar herhangi bir parti kapatma yaşanmayan Avrupa’da 2003 yılında İspanya”daki ETA terörü ile olan organik bağı bulunan Herri Batasuna partisi kapatılmış. Fakat bu durum bizim DTP-PKK ilişkisinden çok farklı.

ETA’nın bağımsızlığı için mücadele ettiği Bask Bölgesi, şiddet eylemlerinin öncesinde de özerk bir yönetime sahipti zaten.  ETA bugüne kadar yaptığı eylemlerle 800 civarında kişinin ölümüne sebep oldu. Oysa PKK 35.000 civarında insanın ölümüne sebep olan ve mücadelesinin öncesinde de özerk bir yönetime sahip olmayan bir bölgenin bağımsızlığı için savaşan yasadışı bir örgüt. Olaya bu açıdan bakıldığında DTP’nin kapatılması mazur görülebilir belki ama ben bu kapatmaların hiç bir işe yaramadığını düşünüyorum. HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP örnekleri bunun ispatı. DTP’den sonra da bir başka parti kurulacaktır nihayetinde.

Halbuki AK Parti hükümetinin hazırladığı ve yürürlüğe koymaya çalıştığı “Demokratik Açılım” paketi kapsamında yapılacak çalışmaların PKK’nın yönetim kadrosunda ılımlı söylemler oluşturduğunu görünce barışın ve huzurun çok uzak olmadığını düşünmüştüm. Tâ ki, bu açılıma CHP Başkanı Deniz Baykal, MHP Başkanı Devlet Bahçeli ve -artık eski- DTP Başkanı Ahmet Türk’ün hoşgörüsüz ve tahammülsüz davranışlarını görene kadar sürmüştü bu iyimserliğim. Deniz Baykal’ın herşeye muhafelet halleri, Devlet Bahçeli’nin ırkçı sözleri ve “Barış” kelimesini diline pelesenk etmiş, sakız gibi çiğneyen Ahmet Türk’ün tehditkâr ifadeleri beni ve barışı gerçekten özleyen herkesi üzmüştü. İstanbul’da bir otobüse molotof kokteyli atan gençlerin, kendi yaşlarında bir kızın yanarak ölümüne sebep olmalarıyla bu üzüntüm giderek katlandı, barış umutlarım aynı oranda azaldı. Tokat’ın Reşadiye ilçesinden gelen 7 şehit haberiyle de umutlarım delik deşik oldu. İçimde patlamaya hazır bir ateş topu birikti âdeta.

Tüm bunların üstüne Abdullah Öcalan’ın tutukluluk şartlarında meydana gelen değişiklik nedeniyle günlerdir yasadışı gösteri düzenleyen ve küçük çocukları ön saflarda kulanarak dolaylı yollardan kamu ve özel mallara zarar verdiren DTP’nin kapatılması endişelerimi arttırdı. Bu yasadışı gösterilerin kapsamının büyüyecek olması, PKK’nın şiddet eylemlerini giderek arttırması korkusu taşıyorum.

***

Bundan sonra neler olur bilemiyorum. Sadece bu topraklarda huzur içinde yaşamayı amaç edinmiş herkesin Allah yardımcısı olsun diyorum. Özellikle de PKK’nın gittiği yolu yol olarak görmeyen Kürtlerin. Çünkü bu gidişten en çok zarar gören onlar. “Kürt” denilince akıllarda yeniden korku çağrışması nedeniyle kabuğuna çekilecek, başkalarının suçunu sırtlarında kambur gibi taşımak zorunda kalacak olan onlar. Hep ezik, hep güvensiz ve hep şiddet yanlısı azınlığın kara lekesini alınlarında taşıyacak çoğunluk onlar. Keşke internethaber’den Veysi Ateş‘in de dediği gibi bu anlamsız savaşın en başında Kürtler kendi arasında bölünebilmiş olsaydı. Bu mağduriyet minimum olurdu.

Bu oyunu ben yazdım ellerimle, ben oynadım ve ben bozdum.
Amacım kendi hayallerimde oluşturduğum karakterleri, renkli bir tabloda ve onlara adanmış öykülerde yaşatmaktı. Yaşatabildiğim kadar…

Tüm ipler elimdeydi başlarda. Birine “sev” diyordum mesela, seviniyordu. Diğerine “dur” dediğimde hüzün yüklenip, sessizce bekliyordu. Zaman geçtikçe değişti şartlar. Hayaller gerçeklere direnç gösterir oldu. Benim varlığımda hayat bulan o cansız karakterler sözlerimi dinlememeye başladılar. Önceleri önemsemedim bu değişimi, çünkü tüm roller spontane oynansa da birbirini dengeler bir biçimdeydi yazılmıştı. Ama zaman hayaller içinde de şartları değiştirdi. Karakterler, roller en önemlisi öyküler içiçe geçer oldu. O renkli tabloya bakınca görünen tek şey kaostu. Artık karakterler de şaşırmıştı yolunu. Bu karmaşanın öncesinde kulaklarını gerçek seslere kapadıkları için beni duymuyorlardı. İstesem de yardım edemezdim onlara. Ama tükenip, bitmelerini de izlemek istemedim. Biraz zaman tanıdım bize. Sessizce bekledim zamanın kendini tekerrür etmesi ve beklenen huzurun dönmesini.

Olmadı ya da olamadı.
Ne zaman, ne hayaller, ne de tükenen roller kaldı geriye. Hepsi o kaos içinde yokoldu, bitti.
Ben hemen kabullenemedim oyunun bittiğini. “Biraz daha n’olur?” diye yalvaran çocukların dilsiz versiyonu gibi umutla bakıyordum göklere.

Sonra aklıma başka bir oyun geldi, başka bir hayal. Elime aldığım büyük bir kağıda  önceki hayallerimde kararan tablonun ilk halini çizdim. Bu rengarenk kağıdın üzerine yazmış olduğum öyküler ve içinde tükenen karakterlerin adlarını yazdım, üşenmeden. Kağıdı bir uçurtma gibi katlayarak iki kanadını uzun iplere bağladım ve o uçurtmayı öylece göklere bıraktım. Uçurtma rüzgarına kapıldı hemen, ama tamamen benim kontrolümdeydi. Çünkü ipler bu defa gerçekten elimdeydi. Ve bu defa kağıda ismi yazılan geçmiş karakterlere tanımlı ne bir rol vardı ne de bir öykü. Hepsi tamamen cansız ve ölüydü. Yani yitik anılarım istediğim kadar yakınımda, istemediğim kadar uzağımdaydı artık.

Bazen kendinizi yalnız değil, diğerlerinden farklı hissettiğiniz olur. Hatta bu his sizi sarıp, sarmalar ve farklı olduğunuza inandırır. Belki gerçekten farklısınızdır ama bunun ayırdına vardığınız an bu farklılığı büyük oranda kaybedersiniz zâten. Sonrasında da sizi ve çevrenizdekileri yıpratacak bir süreç başlar. Bu farklılıkdan dolayı hep bir hoşgörü beklentisi içinde olursunuz. Sizi anlamayan ya da anlamadığını düşündüğünüz insanlara kızıp, darılırsınız.

Oysa farklılık bir fırsattır aslında. Bu fırsatı değerlendiren kişi diğerlerinin açamadığı kapılardan geçebilir. Kendini şanslı ve özel hisseder. Anlaşılma beklentisinden ve dışlanma korkusundan sıyrılır. Yani her açıdan kazançtadır bu kişi.

Hem farklarımızın çalındığı, birbirimize benzeştiğimiz şu devirde farklı olmak ve daha da önemlisi farklı kalabilmek güzel bir şey olsa gerek.

Not: Bir farklılığı olmadan farklı olmaya çalışan ya da popüler deyimle ‘marjinal takılan’ insanların âciz durumu yukarıda bahsedilen olayların dışındadır.

Bayram, unutul(a)mayan acılar ve kırgınlıklar
sonrası bilenmiş dargınların kalplerini
bile yumuşatan gündür.

Bayram ne demek?

Bayram sevinç demek, kavuşmak demek, huzur demek, mutluluk demek. O yüzden en sevinçli kavuşma anlarımızda “bugün benim bayramım” deriz, huzurlu ve mutlu hissederiz ya…

İşte aynen öyle;  biz de bugün sevdiklerimize kavuşalım, sevinelim, sevincimizi paylaşalım inşallah. Bugünü gerçekten bayram yapalım.

***

Birlik ve beraberliğimizin tazeleneceği bir bayram olması dileğiyle, hepimizin Kurban Bayramı kutlu olsun.

Ana, bu bayram mı? Aman çok ayıp
Çocukken gördüğüm bayramlar hani?
Mübarek elleri öpüp, koklayıp
Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?

Hani ya o özlem, hani ya o tad?
Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat
Haftalar öncesi her gün, her saat
Babamdan sorduğum bayramlar hani?

Nur yağan geceler, gündüzler nerde?
Neşe paylaştığım öksüzler nerde?
Dost yollar, dost evler, dost yüzler nerde?
Huzura erdiğim bayramlar hani?

Kar çiçeğim solmuş kar yatağında
Can verir ırmağın dar yatağında
Arife gecesi yer yatağında
Üstüme serdiğim bayramlar hani?

Bayram demek takvimdeki yazı mı?
Bayram hasret, bayram ağrı, sızı mı?
Açıp yüreğimi, yumup gözümü
Özüne girdiğim bayramlar hani?

Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?

Abdurrahim Karakoç

Nedendir bilmem ama birşey taze iken ya da popüler iken bana itici gelir genelde. Herkesin elinde okunan bir kitap, her radyo kanalında çalınan bir şarkı, gişede rekorlar kıran bir film ya da herkesin merakla araştırıp kullandığı bir teknoloji çoğunlukla ilgimi çekmez. Çekse de biraz eskimesini beklerim. Biraz gözden düşmesini.

Bir de nefsimi okşayan, aksi durum vardır. Birşey henüz bilinmeden, kıymet görmeden önce ilgimi çekebilir. Eskitene kadar dinler, okur, izler, araştırır, tanırım. Tâ hevesim geçmek üzere iken ya da geçtikten aylar-yıllar sonra ilgimi çeken şey herkes tarafından farkedilir, yani popüler olur. Genel de bu durum gurur vericidir benim için. Birşeyi ilk benimseyen azınlık içinde olmak özel hissettirir farkında olmadan.

Fakat bir istisna edindim bu konuda.
Osman Pamukoğlu.

Askerlik görevimi yaptığım sırada bir komutanımın özel bir televizyon kanalında çalışan gazeteci kardeşi ve arkadaşlarının hazırladığı “Kan Uykusu” belgeselini izlerken tanımıştım kendisini. Kendi eğitim saatlerimde de yeni gelen her celp erlere DVD’yi izletir, teskereye gidenlere de bir kopyasını verir, terör belasında yaşanmış acıların -en azından- bir tarafına şahit olmalarını isterdim. Belgeselde gösterilen bir komutanın tutarlı ve dirayetli tavırları, şehit ailelerinin azalmayan acıları, gazilerin fedakar halleri beni çok etkilemişti. Hala da etkiler. Fakat Osman Pamukoğlu’nun geldiği süreç bendeki etkisini çok farklı yerlere götürdü diyebilirim.

Belgeselin önce televizyonda gösterilmesi, sonra internete düşmesinin ardından popüler olan “Efsane Komutan” Osman Pamukoğlu televizyon programlarında boy gösterir oldu. Kendisine gösterilen ilgiliyi yanlış anlamış olduğundan sanırım şimdi de siyaset arenasına girme telaşında. Telaş diyorum, çünkü akıl sahibi bir insanın yapmayacağı bir üslub içerisinde siyaset yapmaya çalıştığını düşünüyorum. Onbinlerce insanı iki dudağı arasındaki bir sözle yönetmiş birinin globalleşen dünyada, “siz-biz” ayrımının azaldığı şu günümüzde bu denli ırkçı söylemler içine girmesi, “yakarız, yıkarız” gibi bir dil kullanması bana komik ve çağdışı geliyor. En başlarda kendisine duyduğum hayranlık hissi de silindi hafızamdan.

Hem zaten yeterince yaktık, yıktık birbirimizi.  Bizden farklı düşünen herkesin canını acıttık ve sonunda bu işin böyle hallolmayacağını acılar yaşayarak öğrendik. Daha fazlasını istemiyoruz. Siyasete karışan emekli ya da muvazzaf asker istemiyoruz hayatımızda. Darbe yapan, darbeye niyetlenen, darbe senaryoları hazırlayan asker istemiyoruz. Herkesin yaptığı işi en iyi yaptığı, başka konulara el atmadığı bir ülke istiyoruz. Askerin askerlik yaptığı, yargının adalet dağıttığı bir Türkiye istiyoruz.

Seni sevdim.
Hem de çok sevdim.

Ama sen giderken başladım seni sevmeye.
Varlığını sen gidince farkettim, daha doğrusu yokluğunda anladım kıymetini. Sen o geri dönülmez yolu yarılamışken başladı sana susuzluğum. Ardından gelmek istedim ama daha yolun başında kayboldum, gerisin geriye döndüm.

Ve sen feryadım duyulmaz bir uzaktaydın artık. Anladım; ne gecikmiş gözyaşlarım, ne acıtan tövbelerim seni bana geri getirecekti.
Yine de vazgeçmedim sevmekten. Biran dur olmadım. Bekledim Mecnun Leyla’sını çöllerde nasıl beklediyse. Sebeplerin biraraya gelip seni sevdiğimi anlayacağın ve herşeyi bırakıp yine bana döneceğin o günü bekledim.

Ama sen gelmedin.
Aklım azaldı zulmet gecelerde, saçlarım ağardı aynı yolu gözlemekten, sen gelmedin.

Şimdi ölüm geldi yokluğunda başucuma. Yolumu gözlüyor en karanlık saatlerde.
Ve ben, gözlerimde umut, hayalinle can veriyorum yavaş yavaş.
Sen beni sevsen de, sevmesen de…

Tükeniyorum yavaş yavaş. Zaman tavanından kaymış, üzerime çöküyor sanki. Üstelik ellerim, kalbim ve aklım boşlukta.

Bir yardım dileniyor içimdeki dilsiz çocuk. Bakışları insanlara manasız geliyor sanırım. Küsüyor herşeye sırf bu yüzden, kendine sokuluyor. Gözyaşları bile sessiz akıyor. Kimse duymuyor.
Kimse sormuyor halini.
Yalnızlığını yalnız bir şekilde yudumluyor o çocuk.
Derken o büyüyor içimde, ben ölüyorum. O öğrendikçe, ben unutuyorum. Tükeniyor adam yanım giderek, değerlerim azalıyor. Gördüğüm dünya bile değişiyor. Tanıdık olmayan yüzler sarıyor dört yanımı. Korkuyorum. Konuşmak istesem de susuyorum. Sadece bakıyorum çevremde olup bitenlere. Görüyorum ki; herkes kurmuş düzenini, sahnesinde kendi yazdığı oyunu oynuyor. Ben ise sadece izliyorum.
Sanki hiçbir sahnede görünmeyen adamım, hiçbir sahnede konuşmayan çocuk.

Sessiz bir yolculuk gibi geçiyor kabullenilmiş hayatım. Kimselere sitem etmiyorum. Ama bu kadar azalmayı nefsime yediremiyorum bazen. Bu kadar eskimeyi kabullenmiyor vicdanım. O anlarda ellerimi kaldırıp, semaya açıyorum çoksesli kalbimi. Yakarıyorum bildiğim tüm dillerde. Sessiz gözyaşları içinde O’na “dostum” diyorum. “Dostum… Herkeslerin beni bırakıp gittiği günde, beni şu yaban çöllerde yalnız bırakma.” diye haykırıyorum.

Bir ölü gelecek evine yarın
Gözlerinde yarım kalmış arzular
Dalıp hayaline hatıraların
Duracak kapıda sabaha kadar
Duyunca kapının çaldığını
Korkulu gözlerle dışarı bakma
Bütün odaların yak ışığını
Bir benim kaldığım odayı yakma.
Siyahlar giyin de pencereye çık
Aç kapıyı korkma yabancı değil
Bir ölü ki yaşıyor, gözleri açık
Ölüm seni sevmekten acı değil
Aradı bu ölü hayatı sende
Öldü artık, sevsen de sevmesen de

Ümit Yaşar Oğuzcan

Dağ tepesinde bir çam olamazsan,
Vadide bir çalı ol.
Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol, bir yola neşe ver.
Bir misk çiçeği olmazsan bir saz ol.
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz.
Dünyada hepimiz için bir şey var.
Yapılacak büyük işler, küçük işler var.
Yapacağınız iş, size en yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü ile değildir.
Sen her neysen, onun en iyisi olmalısın.

Douglas Malloch

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum
Yıkadılar, aldılar, götürdüler
Babamdan ummazdım bunu, kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim, lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü, kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı, yuvarlak
Söylelemesine maviydi, kör oldum
Taşlara gelince, hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı, ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi, bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu, kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya

Kasvet, elinde bir paslı makas
İstanbul’un asma köprülerini kesti;

Sevdamızın ipinde demin
Cirit oynıyan cambaz,
Şimdi bir kör satırdır içimizde,
Ha düşer, ha düşer, ha düşer

Başımızın üstünde demin gülüp duran gökyüzü
Yedekte bir salapurya şimdi.

Can Yücel

Zaman geçer ama tortusu kalır anıların…

Hayat bir tutanak defteri gibi saklar hatıraları. Yaşananların konusu, tarafları ve diğer tüm detayları yazılır o meçhul deftere. O da insanın hafızasında saklanır gizlice ve insan kolayca silemez anılarını o defterden. Hele bazıları vardır ki; ruha tesir eden özel bir kalemle nakşedilir deftere de, onyıllar geçse bile insan en ince detayıyla anlatabilir olanları.

Yani insan hep nisyandan değil, nisyana değil aslında. Bazen unutmak istese de, unuttuğunu sansa da, unutamaz -çoğu acı- hatıraları.

Bugün ismini söyleyerek uyandım yeni güne. Yüzümde uzun zamandır belirmeyen gülücükler vardı. Sevinçle kalktım yatağımdan, elimi yüzümü yıkadım. Sonra aynada kendime baktım biraz. Seninle yine aynı durakta karşılaşmak ümidiyle aceleyle giyinip, çıktım evden. Hava bulutlu ve soğuktu inceden ama benim aklım gelip gelmeyeceğin sorusuyla ısınmıştı. Sonra o aynı durakta seni beklerken, aynı dakikada göründün köşeden. Yüzünde aynı hüzün, geliyordun bana doğru. Adımların seni bana yaklaştırıyordu. O an detaylar kayboldu.
Sadece sen vardın, sadece ben ve gökyüzü…

Tüm sesler kesildi ve görüntüler silindi resimden. Aniden yağmur başladı. Nakış gibi işlendi o ıslanan halin hafızamda. Giderek yaklaştın, giderek büyüdü cismin. Tâ ki, senin kokunu alabilene kadar sürdü bu yolculuğun. Çok geçmeden otobüsün geldi her zamanki vaktinde. Benim okulum o tarafta olmasa da bindim ardından. Arkandaki tek boş yere oturdum. Seyrettim tüm yol boyu seni, çoktandır yaptığım gibi. Bu kadar yakınında ama sana yabancı olmak acı verse de seni görmeyi seviyordum. Hatta özlüyordum seni. Bu sırada otobüs ilerliyordu hatta yağmur bitmiş, güneş açmıştı bana farkettirmeden. Yüzünde beliren gülümsemeden anladım iklimdeki değişimi. Sen yanaklarında gülden gamzelerle açan güne gülümserken, senden kopan hüzün benim ruhuma sindi. Bu düşünceler kalbim ve beynim arasında devinirken zaman doldu, durdu otobüsün bilindik bi’durakta, sen indin otobüsten. Ben ardından inmeye cesaret edemedim. Ardından bakakaldım gidişine.

Ama şimdi vakit yine akşam. Sen yine yoksun. Gece nöbetimde rüyalarıma gelirsin diye ümit ediyorum ve yine seni aynı durakta aynı saatte görmek temennisiyle bir ölü uykuya dalıyorum. Adını bilmediğim sevgili, seni seviyorum…

Sonraki Sayfa »