Gücün var mı sevgilim / Derin sularda inci tanesi aramaya?
Cesaretin kaldıysa / Hala benle aşktan konuşmaya
Söyle canım sevgilim / Hayat bize oyun oynuyor olabilir mi?
Yorgun gibi bir halin var / Duyguların karışık olabilir mi?

Sanki bugün son günmüş gibi / Dolu dolu yaşamak istiyorum ben
Her ne çıkarsa yoluma / Selam verip yürümek istiyorum ben

Sil baştan başlamak gerek bazen
Hayatı sıfırlamak…
Sil baştan sevmek gerek bazen
Herşeyi unutmak…

Gücüm yetti. Herşeye sil baştan başlıyorum.

Çok sonraları anladım ki;
Esaret sensizlikmiş meğer.
Dünya kör bir zindan sanki.
Gardiyanı günahkar saatler.

Kırbaç gibi inen sorguların mengenesinde tek başına ben,
İnsaf dilenir gibi nefes alırken,
Öğrendim, soğurmuş her gölgesinden.

Bilmezdim acı sende gizliymiş.
Mutlulukmuş sonrası, ölmekse bedeliymiş…

Yokluğunda daha bir yalın hayat.

Renklerini yitirmiş ve gölgenin kıyısında kalmış gibi.

Nefes almak kadar özgür ancak.

Farzet ben bir hiçtim
Yani yoktum
Hiç olmamış
Hiç sevmemiştim
Hiç ağlamamış
Ve hiç gülmemiştim

Yokluktan sızmaya çalışam bir ışıktım henüz
Kendini bile göstermeyen bir ışık

Yollar arıyordum varlığa
Sebepler aramıştım sevgiye
Girişlerim olsun diye
Çıkışların kapısında beklemiştim

Yalnızdım, haksızdım, suçsuzdum

Ama bulunmadım, aranmadım hiçbir zaman
Bilinmedim, görülmedim
Belki de hiç sevilmedim

Sorma

Yeni bir başlangıcın eşiğinden içeri ilk adımı attım. Dakikalar nasıl geçmiyor anlatamam. Ürkek heyecanımı gizlerken bazı şeyleri kabullenmek hayli zor. Hesabı verilecek yalancı zamanların ağır duruşması gibi ruhu daraltan hızlandırılmış bir süreç.

Sitemlere gizlediğim olumsuz hislerime rağmen değişimin getirdiği yeni umutları gözardı etmemeliyim.

Nihayeti de güzel ise; telaşa gerek yok.

***
Yalın ve soğuktu tüm duvarlar
Sessizlik vardı her yeni adımda
Varlığa eş yoklukların ardında
Bir ben vardım, bir de yaralar

Acılar biri biri ardınca yazılmıştı kadere
Gülen yüzler de zaten tükenmişti çoktan
Ağlayışlar bazen sebepsiz bazen hiç yoktan
İnsanoğlu ilk kez bu kadar gömülmüştü kedere
***

Esen sert rüzgara kapılıp gitmek vardı belki de…
Herşeye sebat gösteren bu dirayetli kişilik niye
Nedir bu kendini ispatlama arzusu
Neden bu kendini özgüvenleştirme

Neysen “o” sundur
Ne olacaksan, “o” olmuşsundur…

Gül bülbülGeçen haftanın cuması gülleri anlatan bir kitap aldım. Henüz okumaya başlamıştım ki; pazartesi işe giderken heryerin adeta gülistan olduğunu farkettim. Rengarenk güller dört bi yanda göze, gönle şakıyorlardı. Bu hal üzre bikaç gün yaşıyorum. Pek de memnunum bu halden. Nasıl olmayayım ki; yüzüne bakıldıkça gülünen sevgililerin hatırına güllerin seyrine doyum olmuyor. Elvan kokularının zahirinde gül-i suri ve gül-i rana daha bir açmışlar yapraklarını gülgünlere inat. Dikenlerinden şikayet ne haddime. Ben güllerin bunca diken arasında yaratılabilmiş olmasının şükründeyim.

Hatta bülbülün avazını işitir gibi oluyorum her baktığımda güllere. Rengini aşığı bülbülün kanından almış güllerin muhabbeti benim ruhumu da okşuyor her dem. Kendimden geçip birini elime almak diliyorum. Ama aklımdan Faruk Nafız’ın “Bir gül, dalında durduğu müddetçe tazedir / Bir gül, çelenge girdiği gün bir cenazedir” sözü geliyor. İlişmiyorum bana küsmesinler diye. Handan edeyim diye nalan olmuş bülbülü gülün çevresinde gözleyip, göremesem de muhabbetlerine şehadetimi yineliyorum.

Tekerleme diye ezberlediğim bi sözü dilime dolayıp güle hasret hayatıma devam ediyorum.

Gül gül dedi bülbül güle gül gülmedi gitti
Bülbül güle gül bülbüle yar olmadı gitti

Seviyorum seni
Dalgalar gözleyen martılar gibi
Simit susamına hasret banklarda bekleyen
Acı ve demli çaylar gibi
Dudaklara ulaşma azminde
Gözden çıkan damlalar gibi

Seviyorum seni
Bir bebeği sever gibi
Yüreksiz anlarımda ana kucağı özler gibi
Sessiz karanlıktaki sigaram gibi seviyorum

Seviyorum seni
İstanbul renklerini
Ankara gibi çekingenliğini
Her şeyinle her şeyini seviyorum
Seviyorum seni
Seni seviyorum…

Alacakaranlıkta beyaz bir kuş konar omzuna,
kucaklar onu şen şakrak, fısıldar:

-Haydi bu yalnız gecede
gizlenelim senin düşlerine…
-Ödünç ver kanatlarını
Uçayım boydan boya yalnız göğü…

Kuş uyuyakaldı. Adam hâlâ uçuyor
bir başına dilinin göklerinde boydan boya…

Ante Popovski

Bu dünya ne tuhaf
Alışamadım bir türlü denize,
Beş kıtaya, insan sesine.
Her gün yeniden düşünüyorum hepsini.
Alışamadım desem doğrudur
Ellerime.

Melih Cevdet Anday

Hep bilinen yaşantılar, hep bilinen imgeler.
Nasılsa bir düşte birleştiler, sonsuz yeni biçimlerle.

Hep bilinen duygular, hep bilinen sözcükler.
Nasılsa bir şairle buluştular, sonsuz yeni şiirlerle.

Sarhoş olunca anlar insan şarabın gücünü,
Aşka düşünce aşkı:
Siz benim şiirlerimi yazamazsınız
Ben sizin düşlerinizi göremem.

Hu Şö

Kamçılı karanlıktı geldin üstüme
Bütün masalları dolaştın
Ay zeytin gece
Ay vurmuştu alnına
Perçemlerin Tokat akıtması
Yorgundu atılmış yılan derisi
Değiştirilmiş güvercin gömleği tende
Nereye gidiyorsun, dedim
Zeytinlerin arasından
Siste silinip giderken yollar
Aydı zeytindi geceydi
Korkmadım bağırdım ardından
Aydaki zeytindeki gecedeki delikanlı
Nereye böyle
Aldı rüzgar sesimi duyurmadı
Vurdu geçti durduğum yeri
Gümüşünü silkeledi yüzüme
Atının kanatları
Ben oldum, ölüm bulunamadı
Kamçılı bir karanlıktı
Hikayemin gecesini durdum de
Kimse çıkamadı dışarı
Ay kaldı zeytin kaldı gece kaldı
Sis kaldı yollar kaldı
Karanlıktı

Murathan Mungan

vazgeç gönlüm, sen bu aşktan… sana kıymet veren mi var?
unut dertten zevk almayı… seni ancak, seven anlar…
kapat çile kapısını, girmesin o vefasızlar…
dünya denen, şu alemde; elbet seni biri anlar…

Seni unutmak istedim bugün. Vurdum dibine kadehlerin karanlık saatlerde. Kaç defa ‘unut gönlüm. vazgeç’ dedim kendime. Kaç defa ’sevmek sana fazla’ dedim. Nafile, duyuramadım yüreğime sesimi. Biliyorum sonu yok bunun. Bitmez bir çile gibi sindi üzerime hasretin. Ama ne yapayım. Benimki de gönül işte. Söz dinlemeyenlerden. Biliyorum sevmeyeceksin beni hiçbir zaman. Ama bunu bilmek bile beni senden uzak kılamıyor. Laf anlamıyor kalbim.

sen attın bu kördüğümü… çare sende bende değil…
kör olsun bu aşkın gözü, hata bende sende değil…
kapat çile kapısını, girmesin o vefasızlar…
dünya denen, şu alemde; elbet seni biri anlar..

İnan ki, seni suçlamıyorum. Sitemli sözlerim kendime, acziyetime şikayetim. Sadece ne yapacağımı şaşırdım. Sanki aklım çöllerinde, beni terketti. Avare bir garibim şehirlerinde sanki. Oysa Leyla bile dönmüştü Mecnun’una, ama sen dönmezsin biliyorum. Olsun, bir seni anmak kaldı elimde. Bununla yetiniyorum. Bir gizli ümit içine sakladım hislerimi. Gözyaşımla besliyorum her gece. Ne kadar kahretsem de kadere, ölmek gelmiyor içimden. Çünkü hala seni seviyorum.

Haftasonları ev eğlencelerimizden biri Düğün TV’de dönüp duran 3-5 düğünü tekrar tekrar izlemek. Artık bu düğün kasetlerini, Şaban filmleri kadar iyi biliyor ve içindeki oyuncu karakterleri ailece tanıyoruz diyebilirim. Ama bu eğlence faslının tek sıkıcı yanı ve değişmez muhabbeti ‘Hadi biriniz evlenin de biz de az kurtlarımızı dökelim’ sözü karşısındaki acziyetim, anneler gününün valideye aşıladığı anaç hislerin de baskısıyla iki katına çıktı. Zaten ailedeki bekar sayısı birden fazla olduğundan annemin sonar ve sar radarları en geniş frekans bandında nonstop çalışıyor. Zaten kadın otobüste, dolmuşta, yolda, parkta, apartmandaki kızlara, hatta hastanedeki doktorlara muhtemel gelin gözüyle bakıyor. Zaten eş, dost, akraba ve hatta müdürüm bile özgürlüğümden rahatsız ve baş göz etmek sevdasında. Acayip kapana kısıldım. Çok çaresizim.

Sigara kullanmıyorum. Kahvaltı saati dışında pek çay kahve de içmiyorum. Ama bu dişlerimin giderek neden daha da sarardığını anlamıyorum. Sensodyne firmasına dava açmanın eşiğindeyim. Diş etlerimde zaman zaman oluşan kanamaları önlesin diye İpana’dan ettiği yetmezmiş gibi bir de bej renkli dişlerimden de edecek. Diş doktoruma sebebini sorduğumda gülerek “aman boşver. ne güzel ayrık dişlerin var. zengin dişi” diye olayı geçiştirdi. Ama olayın içinde onun da olduğunu biliyorum. Bana diş macunumu değiştirten de o zaten. Üstelik iltifat mı hakaret mi olduğunu anlamadığım “dişlerimin ayrık”lığı meselesini kafama takmış durumdayım. Popstar Ajdar’la mühendis olmak dışında yeni bir ortak yönümüzün olduğunu kabullenmemi kimse beklemesin benden.

Küçücükken başucumda / Bana ninni söylerdin
Sabahları uyanınca / Beni okşar severdin

Benim annem güzel annem / Beni al kollarına
Kucağında okşa beni / Ninniler söyle bana

Bu gün hala kulağımda / Çınlıyor tatlı sesin
Güzel annem kalbimin sen / En büyük neşesisin

Şu saat itibariyle anneler günü başlamıştır. 2 gün önceki fiyatının 5 katı güllerle annemize olan sevgimizi ifade etme vakti. Ya da yeni trend ‘tek taşımı kendim aldım, anneme de kendim taktım’ sloganıyla servet değerinde bir pırlanta yüzükle fedakar annelerimizi mutlu etmek zamanı. İşin maddi boyutu tabii bu.

Bir kere ‘anneler günü’nün fikir anası kadın bile bu günün varlığından rahatsız vermiş son nefesini. Şöyle ki; annesinin ölümünden sonra onun sağlığında ona karşı yeterince ilgili ve vefalı olmadığını düşünen bu amerikalı bacımız, anasının ölüm yıldönümüne denk gelen o yılın Mayıs’ının 2. Pazar’ını ‘tüm annelerin günü’ olarak kutlama fikrini arkadaşlarına açar. Desti izdivaç programının kombine biletli müdavimi arkadaşları ve kentin o dönemki belediye başkanı Mustafa ‘Kırmızı’gül olayı sahiplenirler. Olay bacımızın istediği dini ritüel boyutunu aşar ve ticari bir sektöre döner. Bacımız tüm ömrünü bu işi ticarete dökenlerle mücadeleye adar; paradan puldan olur, evlenip annelik hissini bile tadamadan ölür. Bu ibretlik hikaye de bize söyler ki; siz ki anneler günü saçmalığına inanmayın. Ama annenizi hep sevin, yılın hergünü aynı şiddette sevin.

İşin bir de beni ilgilendiren boyutu var. Akşam anneme yarın için istediği özel bir hediyesi olup olmadığını sordum. ‘Sizin başarınız ve mutluluğunuz bana yeter’ dedi. Gözyaşlarımı zor tuttum o an. Bu nasıl yüce ve karşılıksız bir sevgi dedim içimden. Ben bir insanı böylesine sevebilir miyim bilmiyorum, ama ben böylesine sevildiğim için ne kadar Allah’a şükretsem az. Bana yer yüzünde cenneti hatırlatan bir varlık verdiğin için sağol Allah’ım.

Benim yavrum tatlı yavrum / Gel benim kollarıma
Kucağımda uzan öyle / Ninniler söyleyim sana

Hergününüz anneler günü olsun, anneler gününüz kutlu olsun

Ve zorlu lig seçimlerinde galibiyeti mensubu bulunduğum Galatasaray Partisi göğüsledi. Fenerbahçe Cumhuriyeti’nde son günlerde baş gösteren kardeş kavgaları ve sorumsuzluk Cimbom ‘un işine yaradı. AB ve NATO, Galatasaray’ı sözde Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin Samandıra topraklarını da kapsayacak şekilde tanıdı. (AA)

Manşetten verdiğim haber işin şakası tabii, ama gerçek olan şu ki acaip sevinçliyim.
Şimdi bi düşün.
Tut ki; başarısız başladık lige.
Avrupa’dan eli boş döndük.
Teknik direktörümüz gitti.
Paramız bile yoktu.
Ama görüyorsun işte.
Yine Şampiyon olduk.
Görüyorsun, biz başkayız.
Bambaşkayız.
Biz Galatasaray’ız.
Anlıyor musun?
Hadi gülümse…

Next Page »