09 Şubat 2010
08 Şubat 2010
Yine aynı suskunluk çöktü üstüme.
Kaçtım kaçılabilecek herşeyden. Uzaklaştım. Belki… Belki değişir birşeyler. Birşeyler farklılaşır diye umdum. Ama herşey aynı, herşey bırakıldığım gibi yerli yerinde. Dünya yine aynı kötülüğe doğru ilerliyor tam gaz. En sevdiklerim bile kapılmış bir zifir sele, gidiyor. Ben tutmak istedikçe ellerinden, tutunmak istedikçe kalanlara, konuştukça bulanıyor şartlar. Susmak isteyince de içim yanıyor. Anlayacağınız arada kalmış, ezilmiş ruhum yine aynı ızdırabın pençesinde. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum? Ne yana baksam bir dal kopuyor gözlerimin önünde, herşeyi mahveden bir deprem oluyor. Gözlerimi kapatıyorum -unutmak için- ama çirkin tablolar geçiyor hayalimden. Açtıkça yaptığım günahlar yineleniyor sanki. Nefes almak bile suç bâzen.
Üzülüyorum… Kendim için ve sevdiklerim için birşey yapamadığım için üzülüyorum. Üzülmek hiç birşeyi değiştirmese de, elimden gelen ve bana kalan tek şey bu olduğu için üzülüyorum. Oysa eskiden hiç korkmazdım savaşmaktan, bu denli üzülmezdim. Ömrüm meydanlarda geçmişti. Kendimi bildiğim ilk andan itibaren belime kılıçlar kuşanmış, küheylanımın üzerinde şehir şehir, ülke ülke dolanmıştım bir gerçeğin peşinde. Yorulmamıştım… Ama şimdi yapamıyorum. En basit bir problemin altında bile eziliyorum. Parmaklarım kanıyor en ufak tuzakta, dudaklarım mühürleniyor sanki. Çok istesem de, çabalasam da değiştiremiyorum bazı şeyleri. Sanki sihirli bir el herşeyin önüne geçmiş, biraz daha yanmamı bekliyor gibi. Sanki biraz daha ölmem gerekiyor, başkalarını yaşatmam için ya da birilerinin azalması gerekiyor benim yaşamam için.
06 Şubat 2010
Ufuklarına siyah çal, ben geleceğim…
Çocuklar yine aynı türküleri söylesin evlerde. Gün geceye başka yönelsin. Kuşlar… Kuşlar ki, gitmesin pencerenden. Ben geleceğim. Masallar anlatacağız onlara. Ninniler söyleyeceğiz…
Bir ışık inecek dünyaya bugün. Topla hepsini, biriktir benim için. Ben geleceğim, tutacağım elinden umudun, sana sarılıp uçacağım. Kaybolacak izleri geçmişimizin. Ellerimiz donacak mutluluktan. Unutacağız geçen yalnız zamanları. “Heyhat” diye inleyecek ızdırap. Gece aydınlanacak gözlerimizde. Biz susacağız. Sevginin nağmesi yankılanacak kainatta. Sadece biz duyacağız.
Şimdi sen düşünme bunları. Uyu yalnızlığında masal gibi. Rüyanda ufuklarına siyahlar çal, ışıklar biriktir evinde geceden. Söz verdim, ben geleceğim..
Geçmiş değil…
31 Ocak 2010

Bir gün gelir…
İçimdeki dağlar yürür sana doğru.
Bu sert kayalar yıkılır, gider.
Bir tek ben kalırım yanına.
Bir gün gelir…
Çöker gururun benliği, yok olur,
Izdırabın ateşi eskir, gece soğur,
Ellerim elinde buluştuğunda.
Bir gün gelir…
Sen bende çoğalır, ben olursun.
Belki azalır ruhum, sende kaybolur,
Bir nevâ güneş doğduğu anda
Sen de kendine âşık olursun.
31 Ocak 2010
Sensizliğe sordum seni,
Mutluymuş dedi rüzgarlar…
Peki bensiz ellerin hala sıcak mı?
Gülüyor musun yıkılışlarıma su olsun diye?
Benden başka kalpleri seviyor musun?
Ya o dünyayı özetleyen gözlerin ne âlemde…
Hala bakıyor mu sevgiliye içten?
Yoksa kalbin de mi değişti?
Şimdi söyle bana,
Ölen ben miyim yoksa sen mi?
Aşkı anlamsız kılan yürekler mi?
30 Ocak 2010
27 Ocak 2010
Kar-anlık bir gece
Posted by Sergüzeşt under Ankara, Gece, Günlük, Mutluluk, Sesli düşünmece, Yol1 Comment
Bir süredir bu soğuk kentin ortasında tir tir titremekteyim. Günü de gecesi de aynı ızdırap. Üstelik antibiyotiklere teslim bedenim kavurucu sıcakları özlüyor. Sözümü dinlemiyor; kızıyor, aksırıyor, öksürüyor.
Aslında benim de bahara dair özlemlerim var. Güneşli günlere biriktirdiğim güzel sözlerim var. Ama üşürken -her insan gibi- biraz dilim tutuluyor. Hislerin kelimelere yenilip beni esir aldığı saatlerde -sarıp sarmalanıp- dışarı atıyorum kendimi. Bir içimden diğerine konuşuyorum o saatlerce. Biraz dinliyor, biraz susuyorum. Herşeyden biraz gelip, gidiyor aklımdan.
Bu akşam da bir buhran sonrası dışarıdaydım. Ve bu defa evden çok uzaklaştım. Zaman daha çabuk geçsin, gece gelsin istedim. Geçti de nitekim… Saati farkedip eve dönmek istediğimde karanlığı bastıran bir kar yağmaya başladı. Gökyüzünden ince, narin beyaz tozlar düşüyordu yürüdüğüm yollara. Günlerdir beni yoran o inatçı soğuk birkaç dakika içinde bu isimsiz beyaz örtüye teslim oluyordu. Ben ise kimselere aldırmadan, bir çizgide ve sabit aralıklarla dizilmiş nöbetçi lambaların eşliğinde, ayaklarımın çıkardığı sesi duya duya, azalıp çoğalan gölgelerimle konuşa konuşa ilerledim uzun yolda. Hiç şikayet etmedim.
Evi uzaktan gördüğümde artık heryer bembeyazdı. Sanki ilk ben geçiyordum oralardan, bir tek benim ayak izlerim vardı. Sanki bir tek beni alkışlamıştı beyaz toprak. Güzel sözler işitmiş gibi mutlu oldum. Yüzümde bir tebessümle açtım evimin kapısını. Ve geçip pencerenin kenarına, bana baharı unutturan o muhteşem görüntüyü seyrettim saatlerce…
23 Ocak 2010
80′lerin şanslı çocukları
Posted by Sergüzeşt under Eskiden, Hüzün, Sesli düşünmece, çocuk[4] Comments

Şimdiki çocukların şanssız olduğunu düşünüyorum.
En güzel yaşlarının internet çağına denk gelmesi bir çok güzelliği alıp, götürdü ellerinden.
Bunu söylerken kendi çocukluğumu, yani seksenleri dikkate alıyorum. Hani şu televizyonun yeni yeni renklendiği ve sadece belirli saatlerde açık olduğu günleri. Şu alternatifi olmayan TRT’nin dizi ve çizgi filmlerini izlemek için televizyonun nadir olduğu evlerde toplanıldığı günleri. Şu hiçbir akrabalık bağımız olmayan insanlarla birlikte yapılan kahvaltıların, pikniklerin derin bağlar oluşturduğu günleri.
O zamanlar sokaklarda oynardı çocuklar. Öyle internet başında geçmezdi saatleri. Yakar top, istop, birdir bir, saklambaç, topaç, bilye misket, gazoz kapağı, ip atlama, sek sek, beştaş ve daha birçok oyun.
Aynı okula giderlerdi hepsi. Ailelerinin kendileriyle iftihar etmesi için birbirleriyle yarışırlardı. Yine de hep bir dayanışma içindeydiler. Belirli saatlerde sözleşir, birlikte kütüphaneye giderlerdi. O kasvetli, kahverengi mekan onlara saray gibi gelirdi. Suratını ekşitmek ve en ufak sese “şşşt” diye kızmaktan başka işi olmayan kütüphane görevlilerine rağmen severlerdi orayı. Bazen aradıklarını bulamaz, o korktukları görevlilerden utana-sıkıla yardım isterlerdi. Sonra bir masaya yığdıkları kitaplar arasında buldukları cümleleri bir mantık sırasında kağıda döker, bir sonraki gün öğretmenden “aferin” almak ümidiyle eve dönerlerdi. Aslında ödevleri olsa da olmasa da kütüphaneye gitmeyi severlerdi. Buram buram kağıt kokan raflar arasında bir şeyler araştırıp öğrenmek güzel görünürdü onlara, çünkü okumanın öğrenmenin ilk şart olduğu kazınmıştı beyinlerine.
Yine de çocuklardı. Sıkılırlardı elleri altındaki sade yaşamdan. Bazen aralarında kavga eder, konuşmazlardı. Ama saatlik olurdu bu küsmeler. Bir küçük bahaneyle yeniden barışırlardı. Henüz kalpte kin tutmayı bilmezlerdi.
Bir de tatilleri beklerlerdi. Derslerden uzak boş saatler onlara cazip gelirdi. Fakat tatil olunca da okulu özlerlerdi. Bu yüzden okulun açıldığı ilk gün bayrama gider gibi hazırlanır, temiz ve ütülü siyah önlüklerini, bembeyaz yakalarını ve boyalı ayakkabılarını daha bir heyecanla giyerlerdi.
O renksiz, o sade ama samimi bir hayatın ortasındaki sıradan çocuklardı hepsi. Bir şeyi arayıp bulmanın, dayanışmanın, paylaşmanın kıymetini öğrenerek büyüdüler. Ve bugün hepsi ayrı dünyalarda farklı hayatlar içinde çocukluklarına özlem duyarak yaşıyorlar. Şimdiki çocukların -eldeki tüm yeni imkanlara rağmen- şanssız ve mutsuz yaşadıkları konusunda hemfikirler. Benim gibi…
20 Ocak 2010
Hayalleriniz vardır.
Ve yanında ümitleriniz…
Çalışırsınız onları gerçeğe dönüştürmek için. Yorulmadan, sıkılmadan çabalarsınız. Teriniz dua gibi birikir muamma bir kumbara içinde. Çoğalır sabırla günden güne. Sonra an olur, şartlar elverir ve umduğunuz şeylere erişirsiniz.
Artık mutlusunuzdur, huzurlusunuzdur.
Bir süre böyle tatminkâr geçer hayat. Ama başka bir gün gelir, yetmez olur sahip olduklarınız ve daha fazlasını hayal edersiniz. Onlar için de umut yeşerir içinizde. Sonra bu umut çiçek açar, çabaya dönüşür. Böylece ölünceye kadar çoğalır hayalleriniz, umutlarınız ve çabalarınız.
Zâten bu fıtrat üzerine yaratılmışsınızdır. Yani hep istersiniz:
Büyümek, okula gitmek, tatil yapmak, samimi arkadaşlar edinmek, okulun en güzel kızı ya da en yakışıklı çocuğu tarafından sevilmek, üniversiteye girmek, güzel bir işe başlamak, iyi bir kariyer için emin adımlarla yürümek, yükselmek, aşık olmak, gerçekten sevmek ve sevilmek, hatta evlenmek, baba ya da anne olmak, sağlıklı çocuklarınızı büyütmek, onların da başarılı olduklarını görmek, mutlu evliliklerine şahit olmak, torunlarınızı kucağınıza almak, ele-ayağa düşmeden ölmek.
Kimse bunları hayal ettiğiniz için sizi suçlamaz. Ama siz hayallerinizin herhangi biri gerçekleşmediğinde bir suçlu arar, kimseyi bulamayınca da kaderi suçlarsınız. Herşeyin formüllerle işlemediği bir dünyada yaşadığınızı unutup, tevekkül etmekten vazgeçersiniz. İşte hayat ile hayal arasındaki acı çizgi o anda belirginleşir. Ve bu acı bazen o kadar çoğalır ki; umutlarınızı da hayallerinizi de unutursunuz. Yani yaşamak için bir sebebiniz kalmaz.
Bu yüzdendir ki; kaybetme ihtimalini en baştan kabullenerek, hayal etmekten vazgeçmeden yaşamayı öğrenmeniz gerekir.
17 Ocak 2010
Beni dinlersen Üsküdar’a gitme
İbrahim’i görme, şiir yazma
Şu herkesin bildiği düzlük
Bu deli alacası çayır
Ardıç kuşu türkülü sokak
Senin için değil.
Sen yoksun
Çevrende kimseler yok.
Zengin de olsan
Yoksulluğun gitmez…Edip Cansever
Gözümde göllendi, güllendi yaşlar
Dağıldı başımdan dostlar, tanışlar
Bedbahtlık- yüreğe çapraz dağ çeken
Tekliğin zamanda ikiz kardeşi
Teklik – gönül sıkan, teklik bel büken
Dünyanın en büyük, en ağır taşı!Yalan bin boyalı, gerçek boyasız
Yalan-kıpkırmızı, gerçek- ak olur
Yalan kışkırıkçı, yalan hayasız
Gerçekse her zaman utangaç olur.Bahtiyar Vahapzade
Bir sencileyin dil-ber-i ra’nâ bulunur mu
Bir bencileyin âşık-ı şeydâ bulunur muUşşâk-ı belâ-keşlere âyîne ne hâcet
Sînen gibi mir’ât-ı mücellâ bulunur muBir ben gibi tâ haşre kadar âşık-ı sâdık
Sultânıma ben söylemem ammâ bulunur muBir iki üç ahbâb olup âh olmasa ağyâr
Âyâ o perî bir gece tenhâ bulunur muBilmezsen eğer kendini Leylâ’ya su’âl et
Bir sencileyin dil-ber-i ra’nâ bulunur muKüçük İskender
Korlar üstünde bir dans bu yaşam,
yüksek, mavi göğü altında ilkyazın.
Bu dört dize de tutmasa beni,
ben de dans etmeye başlayacağımHenrik Nordbrandt
12 Ocak 2010

Her gecenin sonunda aynı pişmanlıklar birikir sabaha.
Bildikçe çoğalan günahlar altında ezilir ruhun. Yapmadıkça azalır gerçeklerin, eskimeye yüz tutar. Bir bakarsın sabah olmuş, güneş doğmuş, sana ait sandığın en güzel şeyler gitmiş yanından.
Geriye durdukça büyüyen “ah”lar ve boşlukta “keşke”ler kalmıştır. İşte o vakit beklemeye geçer zaman. Bir artçı şok gibi silkelenir ruhun yükselen güneşle birlikte. Tövbeler edersin aklının başına geldiğini sanıp, yeminlere boğarsın geçen her anı. “Bu defa son. Bu gece diğerlerinden farklı olacak” dersin ibret almışcasına. Dilinde sözler tükenirken, güneş de gözden kaybolur yine her zamanki yerinden. Ve sen daha temkinli, daha dikkatli başlarsın yeni akşama. Saatler dakikaları kovalamaya başlamıştır, sen de kendinle çelişmeye. Saat tam 12′de, çalınca çanları yeniliğin, unutursun başlayan gecenin geçmiş gündüzünde söylediklerini. Pişmanlıklar, yeminler ve hatta verilmiş sözlerin hepsi unutulur. O sonu gelmez hayat zincirinin yeni bir halkasındasındır artık. Yine aynı noktadan başlar yolculuğun. İlerlersin kanarak, yelkovanın ucuna takılı bir şekilde geçersin zifirin en siyahından. Kirlenir ellerin, dudakların. Gözlerine kızgın demirler yakılır, ruhun nöbetçi zebanilere teslim, çarmıha gerilir belirli vakitlerde. Tan yeri ağarana kadar sürer bu zevk ve ızdırap.
Sana düşen ise günü pişmanlıklarla karşılamak ve geceyi hatırlamaktır sadece.
10 Ocak 2010

Farmville çılgınlığı bizim eve kadar girdi.
Facebook’tan gelen Farmville davetlerini reddetmeme rağmen, bugün bir misafirimizin Farmville’deki restoranını kontrol edip, işçilerini doyurma işini bilgisayarımda gerçekleştirme isteğini geri çeviremedim. Önce özelidir diyerek uzaklaştım yanından ama sonra o seslenip yanına çağırdı. Bana restoranını ve yan tarafında aldığı ama bir türlü satamadığı tarlayı gösterdi. Onun dışında başka bir tarlası daha varmış bostan olarak kullandığı, onu da gösterdi. Sonra başladı derdini anlatmaya. Altmış bin lirası varmış ama soymuşlar. Şifresini kırıp, tüm parasını dağıtmışlar. Tekrardan tırnaklarıyla tutunmuş hayata, pardon Farmville’e. Aştığı sıkıntıları anlatırken sözünü “Buna da şükür” diye tamamladı. O an gülmek istedim, fakat kırılmasın diye gülemedim. “İlginç” demekle yetindim sadece.
O gittikten sonra içinde olduğu bağımlılık hali geldi gözümün önüne. Hayatının bir parçası haline gelmiş bu sanal oyunu böylesine önemsemesinin sebeplerini düşündüm bi’an. Son bir yıl içinde yaşadığı sıkıntıları (terkedilme, boşanma, yalnız kalma vs.) işin içine katınca, onun şartlarında birinin böyle yapay bir dünya içinde mutlu olmak istemesini çok da mantıksız bulmadım.
Hem zâten bu tür şeyler eskisi kadar şaşırtmıyor beni. Mâlum, herşeyin bir sanalı var artık hayatımızda. Sanal aşklar-sevdalar, sanal bağlar-bahçeler, sanal topluluklar-aktiviteler, sanal paylaşımlar-edinimler, sanal istekler-hayaller yaşamımızın sıradan parçaları haline geldi. Hatta bazılarımız için yaşamın tâ kendisi denilebilir. Sanal dünyalarla ilgili beni en çok endişelendiren durum da bu zâten. Kişinin gerçek dünyadan sıyrılıp, tamamı hayal olan bir dünya içinde yaşamak isteği. Bu konuyla ilgili çok söz söyleyebilirim ama samimi olmaz diye düşünüyorum, çünkü Sergüzeşt olarak yazdığım her satırda sanal dünyanın bir parçası haline geldiğimi biliyorum. Benzer şekilde, siz de bu satırları okuduğunuz için başka bir uçta sanal dünyanın parçası oluyorsunuz. Yani -gerçeklerin acılaşmasından mıdır, yoksa gözlerimizin sadece acı gerçeklere açık kalmasından mıdır bilinmez ama- hepimiz belirli oranlarda sanal dünyanın parçasıyız aslında.
04 Ocak 2010
02 Ocak 2010

Ankara ve Ankara’da yaşayan insanlar hakkında bir kitap dolusu söz söyleyebilirim. Ama bunu yapmak istemiyorum. Bu hususta çok dolu olmama rağmen, sadece bir iki konuya deyinip, teğet geçeceğim.
Ankara’nın o kendine has, soğuk ve resmi atmosferi bu şehirde yaşayan -ben dahil- herkesi belirli ölçülerde etkilemiş diye düşünüyorum. Bu gerçeği İstanbul’dan Ankara’ya geldiğim 2003 senesinin ilk haftalarında farketmiştim aslında ama önyargılı olduğumdan şüphe edip, buradaki insanlara biraz daha hoşgörüyle bakmam gerektiğine karar vermiştim. Aradan neredeyse 7 yıl geçti. Fakat geçen zaman fikirlerimi hiç değiştirmedi. Şöyle ki:
- Memurundan öğrencisine, evhanımından esnafına kadar herkes birbirine biraz uzak ve soğuk bu şehirde. Ama daha kötüsü, yakınlaşma kaygısı da yok kimsede. Memurunun, öğrencisinin “3-5 yıl içinde göçerim buralardan” diye düşünerek kimselerle yakınlık kurmamasını bir nebze anlayabilirim ama burada kendine bir hayat kurmuş insanların bu şekilde davranmasını aklım almıyor.
- Ankara üniversitelerinde okumuş ve Ankara’da yaşamaya devam eden insanların okuldan devam edegelen bir arkadaş çevreleri var. Bu arkadaş çevrelerine yeni insanlar dahil etmemek için anlamsız bir çaba içindeler. Bunun “insan”a güven eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
- İnsanlar daha az gülümsüyor Ankara’da. Bir tebessümü bile çok görüyorlar birbirlerine. İşin asıl acı tarafı, dışarıda taktıkları o mat ifade maskesi zamanla birçoğunun fıtratları haline geliyor.
- Selamlaşmanın bu denli az olduğu başka bir şehir görmedim ömrümde. Minibüsten inerken şoföre “İyi akşamlar, kolay gelsin” gibi birşey derseniz, insanlar suratınıza dövecek gibi bakabiliyor mesela. Yanıbaşınızda çalışan iş arkadaşınız bile size bir selamı vermeden sabah işe başlayıp, yine akşam selamsız gidebiliyor yanınızdan. Bunlar doğal şeyler burada.
Bu anlattıklarımdan sonra, yaratılışım gereği sürekli gülümseyen ve girip-çıktığım ortamlarda selamlaşmayı hatta bazen helalleşmeyi adet edinmiş biri olarak bu şehirde neler yaşadığımı siz tahmin edin artık.
Not 1: Tesbitlerimi haksız ve insafsız bulanlar olabilir. Ben kendi karşılaştığım Ankara ve içinde yaşayan insanlar hakkında yazdım. Başkaları çok daha sıcak bir Ankara içinde yaşıyorlarsa, ne mutlu onlara.
Not 2: Gözlemlerime rağmen bu şehirde tanıdığım her yeni insana önyargısız yaklaşmaya çalışıyorum ve onun %10-15′lik istisna topluluk arasında olmasını diliyorum.
01 Ocak 2010
Zaman akıp giden bir mefhum. Yani molası, durağı, arası yok aslında. Biz uyduruyoruz ‘gün’ü, ‘hafta’yı, ‘ay’ı, ‘yıl’ı. Başlayıp biten şeylere olan meylimizden olsa gerek, böyle bir ayrıma gidiyoruz ve tazelenme ihtiyacımızı bu ayrışan zaman dilimlerine yüklüyoruz. Acılarımızı unutmak, hatalarımızı sonlandırmak için yaşadığımız zamanı eskitip, mutluluklara gebe lekesiz zamanlar istiyoruz. Öncesini karanlık varsayıp, hep daha iyisini, hep daha güzelini yaşayacağımız anları hayal ediyoruz. Ama bunu yaparken bile hayatın aynı şekilde devam ettiğinin farkındayız. Yani yaşamın kendisinin bölümlenip, birbirinden bağımısız süreçler haline getirilemeyeceğini biliyoruz. Yine de yeni bir güne, yeni bir haftaya ya da yeni bir yıla umutla ve yeni sözlerle başlamaktan sıkılmıyoruz.
Dün de böyle bir zaman diliminin sonu idi. 2009 yılını acısıyla, tatlısıyla geride bıraktık. Şimdi yeni ve tertemiz bir sayfa var önümüzde: 2010. 2009′dan devam edegelen acı ve mutluluklarla şimdiden kirlenmeye başlayan bu temiz sayfayı daha özenle yaşamak ve daha güzel şeylerle doldurmak kısmen elimizde. Umarım bu fırsatı değerlendirebiliriz ve yeni yılın daha güzel anılarla dolup taşmasını sağlarız.












