Hiç ummadığınız bir anda gelir girer hayatınıza. Seversiniz, sevilirsiniz. Zaman mutlu geçer, hayat artarak güzelleşir.

Sonra birgün mevsim değişir, dökülür yaprakları huzur ağacının. O çeker gider beklenmedik bir anda. İncir kabuğunu bile doldurmayacak sebeplerle gider.

Güya kalpler kırılmamıştır, anlayış göstermiştir iki taraf birbirine. Güya miadını tamamlamıştır sevda. Ama aslında hiç de öyle değildir. Sadece kendinizi inandırırsınız sevdanın “tükenmiş”liğine. Ayrılık acısı böyle hafifler diye umarsınız. Unutmayı istersiniz en çok, ama unutamazsınız. Tek yapabildiğiniz alışmaktır.

Sonra aldığınız daha doğrusu aldığı- kararın doğruluğunu sorgulamaya başlar bir süre sonra. Bu sırada siz düzeninizi henüz kurmuş olursunuz. Kalbiniz de yeni yeni durulmuştur. Derken o bir şekilde varlığını tekrar hissettirir size. Selam vermekle kalmaz, kafasını karıştıracak şeyler söyler. Hatta umut verecek şeyler. Siz yine alt üst olursunuz. O ise hiçbir şey olmamış gibi tekrar hayatınıza girmeye çalışır. Girdiğini varsayar. Girmiş ve hiçbir şey olmamış gibi yapar.

Hiç de öyle değildir aslında. Siz her zaman sevmiş olsanız da artık acı duyarsınız sevdiği her an için. O ise bunu farketmez.

Bu yüzden tutmaz yeniden yapılandırılmış aşklar. Öğrenirsiniz…
Aşk, o ikinci denemede ölür sevgi ile birlikte. Anlarsınız…

Meze olmuş hüzünlerin eskittiği bir masa…
Tabakta üç beş memleket zeytini, bi’dilim peynir ve içilmemiş çayın bardağı
Saat gecenin dördü…

Bir mektup zarfında, defalarca okunmuş, masanın üstünde yanmayı bekliyor.
Odanın dört yanında sessiz ayrılık cümleleri giyinmiş ağlamakta…

Ve o ısınmayan evin içinde bir adam.
Yüreğinde yangın, umutları tutuşmuş yanıyor alev alev.
Oysa sokaklar beyaz örtüsüne bürünmüş, kapamış yolları dönüşlere.
Oysa kadının kalbi buz kesmiş, dilinde yalnızlık yeminleri, çoktan uzaklarda…

Sonrası yok artık.
Bundan sonrası hep aynı…
Ufuklara değmeyen yorgun bakışlar.
Sessiz ve cevapsız bekleyişler.
Gel-gitleri hayatın.

Bir ayrılık sonrası..

Görsel

Ramazan bayramınız mübarek olsun…

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Ahmet Hamdi TANPINAR

Dünya, bildiğimiz dünya. Sebeplerin dünyası.

Bizler ise zaman, mekan ve varlık üçgenine sıkışmış bir halde yaşamakla meşguluz. Hep bir telaş içindeyiz, hep bir koşuşturma. Bir yanımız sonsuzluk sevdasında, bir yanımız yok olmak peşinde yaşlanıyor. Zaman desen ele avuca sığmaz bir çocuk gibi koşarak dönüyor etrafımızda. Kopan parçalarımızı alıp fırlatıyor bilmediğimiz ve asla bulamayacağımız dünyalara. Biz kalanlarımızla devam ediyoruz yola. Bazen sitem, bazen keşke, bazen de mutlu cümleler dolanıyor dilimize. Gün biterken de huzur denen bilinmezliğin bizi gelip bulmasını diliyor ve gelip içimizde mekan bulmasını istiyoruz.

Hayat böyle böyle azalıyor. Ömür dediğin “geç” ve “miş”in toplamı zaten. Biz ise merkezindeyiz her şeyin. Daha doğrusu öyle olduğuna inandırdık kendimizi. Her şey bize muhassar, bizim ellerimizde bildik, biliyoruz. Yanılsak da bıkmadık bu inançtan, bu histen yorulmadık.

***

Amacım “BİZ”i uyandırmak değil. Sorgulayış da değil bu sözlerim. Sadece parçalanmaz zamanın akışında bir iki lakırdı benimkisi.

Sadece lakırdı…

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

‘Yâr’ deyince, kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile…
Sevilen, seveni düşürür dile
Seneler, asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne…
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı…
Çözemedim… Çözülmüyor Mihriban

Abdürrahim Karakoç

Bir zirvede habire şiştikçe şişene bak
Bir tabanda her adım yıkılıp düşene bak
Bir ülke yansa bile yan gelip yatanlara
Bir yangın söndürmeye çarıksız koşana bak

Abdürrahim Karakoç

Ben nefret eyledim sizin gerçekten
Yalanı severim, yalanı gayrı
Tiksindim bülbülden, gülden çiçekten
Yılanı severim, yılanı gayrı

Yıllarca boş yere canımı sıktım
Nihayet yol buldum çığırdan çıktım
Beyden efendiden sayından bıktım
Ulanı severim ulanı gayrı

Sapıtmış bu diye beni yeriniz
Hakkımda bin türlü hüküm veriniz
Omuzumda yüktür dirileriniz
Öleni severim öleni gayrı

Abdürrahim Karakoç

Sarıcadüzü’nde bir yığın toprak
Sulanır her sabah göz yaşlarımla
Mihriban, Mihriban uyan da bir bak!
Hasret düğüm düğüm ak saçlarımda
Ardıçlı ağaçlarda gene ay doğar…
Akasya gölgeleri delik – deşik…
Bir pınar ağlar sabahtan akşama dek
Yapraklar sallanır, ışıklar söner
Büyüdükçe büyür içimde bir dert
Beklemek…

Abdürrahim Karakoç

Senin içindi herşey…
Gitmelerin ölüm olduğu seyahatler,
Aklı ani yitiriş ve buluşlar,
Çekilip kuytulara, ağlayışlar,
Hepsi senin içindi…

Ama zaman çok geçti…
ve ben bağlandığım her şeyden vazgeçtim.
Sana getirmeyen yollardan döndüm.
Sonu gelmez yangınlar bıraktım ardımda.
Eskiyen izlerinin peşinde dolandım durdum.
Aradım yüzünü gecenin gündüzün içinde.
Umudum azaldı bazen, hatta yoruldum.

Ve sonunda buldum seni.
Bir aynanın ötesinde..

Aşkın tutulduğu yerdeyim…
Ay’ın denize döküldüğü bir gecenin ortasında
Umudun karanlık ölüme galebe çaldığı yerde…

Ellerim bağlı, kalbim kafesinde.
Sana sevdalı…

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 33 takipçiye katılın