80li yılları çocuk olarak geçirmiş herkes Susam Sokağı’nı bilir sanırım. Edi’yi, Büdü’yü, Minik Kuş’u, Kırpık’ı, Kurbağacık’ı ve Kurabiye Canavarı’nı hatırlar. Tamirci Tahsin Usta’yı, terzi Sabiha Teyze’yi, kırtasiyeci Nihat Amca’yı anımsar.

Televizyonun evlerimize henüz yeni girdiği ve herkesin sadece belirli saatlerde yayın yapan TRT’yi izlemeye mahkum olduğu o günlerde Bruce Lee filmleri, Tom & Jerry gibi çizgi filmler dışında çocukların en büyük eğlencelerinden biriydi Susam Sokağı. Hatta oyuncak mı, gerçek mi olduğunu tam çözemediğimiz bu karakterleri izlerken farkında olmadan farkında olmadan ve eğlenerek birçok şey  öğrendik. Enazından ben kendi adıma böyle olduğunu söyleyebilirim. Şimdilerde bile programın içinde geçen Tereyağlı ballı ekmek” gibi bazı replikler ve garip şarkılar dilime gelir. Mesela, “En sevdiğim sayı altı”, “Bu benim önüm, önüm, önüm” ya da “Arada kaldım, ben arada” bunlardan sadece birkaçı. :)

İşte bugün o Susam Sokağı’nın ya da orijinal adıyla Sesame Sreet’in 40. yıldönümü imiş. Google da bugünün hatırına ana sayfa logosuna Edi ile Büdü’nün sevimli fotoğraflarını koymuş. Ben de bu eğlendiren ama uyutmayan(!) programın bağlangıç videosunu paylaşmak istedim.

Gün güneşli, insanlar neşeli
Sende gel oyna susam sokağında.
Sev dünyayı, açılır herkapı
İşte susam sokağı…

Türkiye’de televizyonculuk zor zanaat zannımca.
Çünkü ulusal kanalları izledikçe bu işin yapılmasında hiçbir ahlaki kriter kalmamış diye düşünüyorum. RTÜK’ün halktan gelen tepkilere göre verdiği uyarı ve para cezalarının da caydırır ve düzenleyici bir yanı yok gibi. Yapılan programlar, gösterilen diziler veya filmler olabildiğine düzeysiz, bayağı, kalitesiz, yalanlarla dolu. Neredeyse hepsi içerikten yoksun, ahlak ve kültürümüzü aşındırmaya yönelik şeyler. Dizilerde yaşatılan gösterişli hayatlar, eğlence programı adı altında çocukların bile milyonlar önünde kullanılması, gündüz kuşağı kadın programlarında insanın ömrünü kısaltacak “vah vah” dedirten manzaralar bu iğrençliğin sadece küçük bir parçası.

Bırakın kitabı sevmeyi, okumaktan bile nefret eden bir toplum olarak televizyonun hayatımızda ve dünyaya bakış açımızdaki etkisini belirtmeme gerek yok. Bu etkiyi benden çok daha iyi bilen televizyon kanal sahiplerinin ve çalışanlarının sosyal sorumluluk ve mesleki ahlak içinde davranmasını umarken, çok azının bu tür bir hassasiyet içinde olduğunu görüyorum. O zaman haklı olarak şunu düşünüyorum. Bu tür yapımlar ya sırf reyting ve kazanç uğruna bilinçli bir şekilde yapılıyor, ya da tüm bunlar bir kültürü yoketme projesinin bize yansıyan görsel yüzü. Belki de her ikisi.

Sebep her ne olursa olsun, kaybeden nihayetinde biziz.
Sunulanları hızlıca alıp, tüketen ve sorgulamadan yaşantısına aktaran biz.
Ben, sen, ailemiz, arkadaşlarımız, herkes…

Saatlerdir aynı noktaya bakıp resimler çiziyorum. Gerçekleşmeyen hayallerimin resimlerini.

“Nerede yanlış yaptım yine, neden yeniden tutunamadım” diye soruyorum kendime. Aynı heyecanla başlayan bir yolculuğun tam ortasında neden geriye döndüm ya da sonu olduğunu bile bile neden o ateşli yola çıktım.
Bıkmadım mı kısa ömürlü sevdalardan? Usanmadım mı? Kendime zulmetmekten yorulmadım mı?

Peki beni ateşin nârına çeken ve yine aynı hızda iten şey ne?
Beni kendime unutturup, hatırlatan ne?

Hem bu gördüklerim, yaşadıklarım gerçek mi? Yoksa hayatım uzun bir rüya içinde yaşanan kabustan mı ibaret?
Herşey neden bu kadar karmaşık ve muamma? Neden?

Çizdiğim hiçbir resim sorulara yanıt olmuyor… Ve zaman tükeniyor beni azaltarak…

Oysa ben şu gecenin yarısında dışarı çıkıp yürümek istiyorum. Bana acı veren herşeyi yağan yağmura teslim etmek ve bir park duvarına yaslanarak üşümek geçiyor aklımdan. Gördüğüm ilk ıslak kediye içimde tutulukalmış herşeyi anlatmak, utanmadan, sıkılmadan. Hem hayatımda ertelediğim şeylerin sayısı yarım kalanları çoktan aştı. Ben geriye kalan ömrümü gerçekler içinde yaşamayı düşlüyorum. Her sevgiye farklı kanmak ve yanmak, her yolu yeni bilmek ve yürümek istiyorum. Çizilen hayaller ile hayalî çizgiler arasında kalmak istemiyorum.

Ankara’ya yeni gelmiş, kiralık ev arıyordum. Okulların açılmak üzere olması nedeniyle kiralık ev bulmak zordu, bulunanların da kirası çok fahişti. Uzun uğraşlar sonunda geçici olarak kaldığım yerin yakınında bir ev buldum gazete ilanından. “Sahibinden” yazan ilanı aradığımda telefona çıkan kişi emlakçıydı. En baştan kandırılmak ağrıma gitse de, evi gidip görmeye karar verdim. Apartmanın kapısına geldiğimde kapıda oturan teyzeler vardı. Apartmanda kiralık bir daire olduğunu ve anahtarının kapıcıda olduğunu söyledim. Kapıcı çağrıldı, boş ev gezdirildi. Tam evden çıkmış gidiyorken, kapıda akşam güneşinde sohbete dalmış teyzeler tarafından soru yağmuruna tabi tutuldum. Kırmadan sorularını cevaplarken içlerinden birinin bana çok farklı baktığını farkettim. Aylar sonra öğrenecektim o teyzenin bana çok benzeyen iki oğlunun bir kaç yıl önce bir piknikte boğularak öldüğünü.

Bu yüzden orada yaşadığımız yıllarda bu yaşlı teyze ve eşine karşı diğer komşulara göre daha farklı ve ayrıcalıklı bir muhabbet ve sorumluluk duydum. Her karşılaşmamızda mutlaka hal-hatır sorma ihtiyacı ve belirli aralıklarla ziyaretler olurdu. Gel zaman, git zaman; başka bir yere taşındık. Meğer gözden ırak olunca insan, biraz gönülden de uzaklaşıyormuş. Gidip gelmelerimiz azaldı zamanla, hatta bayram ziyareti ve geçmiş olsun ziyareti seviyesine indi.

Geçen Ramazan bayramında gribal rahatsızlığımı bahane ederek evden çıkmamış, eski komşuları ve özellikle bu yaşlı çifti ziyaret etmemiştim. “Ha bugün, ha yarın” uğrayayım derken, haftasonu yaşlı amcanın vefat haberini aldım. Haberi duyduğum an “Eyvah! ben ne yaptım” dedim, içim sızladı.

Dün de taziye evindeydim. Teyzenin beni görünce söylediği ilk şey “Bayramda gelirsin diye seni çok bekledik oğlum” oldu. O an ağlamak istedim ama yapamadım, sadece sarıldım sıkıca. Fakat içimde ateşler yandı o an, bana ait birşeyler azaldı. Bayramlarda beni “bizim oğlanlara çok benziyor değil mi?” diyerek akrabalarına gösterip, şaşkın bıraktıracak kadar kıymet veren bu yaşlı çifti ihmal ettiğim için kendime “yazıklar olsun”lar yağdırdım. Hayat arkadaşını kaybetmiş bu teyzenin acısını hafifletmese de bundan sonra daha sık ziyaret etmeye çalışacağıma dair ona ve kendime söz verdim. Ama insanlara birkaç saatlik ziyareti bile çok görmenin bedeli, hatırlayınca burnumun direklerini sızlatacak bir utanç olarak kalacak ruhumda. Zaman geçse de aklıma geldiği her an bu acıyı ve utancı aynı şiddette yaşayacağım.

Siz siz olun, hayatı ertelemeyin. Aklınızdan geçen iyilikleri, güzellikleri ilk fırsatta gerçekleştirin. Bunu yapmadığınız takdirde hayatın tâ kendisine geç kalacağınızı unutmayın.

Biten aşkların, arkadaşlıkların ya da dostlukların ardından unutmak bu kadar zor iken, unutulmak neden bu kadar kolaydır?

a. Aynı şeyi unutulamayan kişi unutamayan hakkında da düşünür.
b. Alışmak ile unutmak arasında garip ama paralel bir ilişki vardır.
c. Yaşananların her kişide bıraktığı iz de, bu izin silinme hızı da farklıdır.
d. Zaman sadisttir; kimseyi kimseye unutturmaz ama unutulmuş hissettirir.

Kimseyi terketmedim meğer kendimi biriktirdim hep
Gözyaşlarını gördüğüm için benimdin
En ayıp gülüşünü yakaladığım için
Sevişmelerimiz uzun sürer diye düşünürdüm

Evimde yalnızlık anlaşılabilir bir odaydı
Odanın içinde dolaşırdım kendime
Doğuşunu bana bağışlardın kalbinin
Sabaha kadar mücadele her gece

Oğuzhan Akay

Bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,
bildiğim ancak aşıkken var olduğum…
İşte bu yüzden, benim için aşık olmak;
çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
‘Eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, ‘
demiş La Rochefoucauld.
Benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum…

Murathan Mungan

Düşünmeden, acımadan, utanmadan
kocaman yüksek duvarlar ördüler dört yanıma.

Ve şimdi oturuyorum böyle yoksun her umuttan.
Beynimi kemiriyor bu yazgı, hep bu var aklımda;

oysa yapacak bunca şey vardı dışarıda.
Ah, önceden farketmedim örülürken duvarlar.

Ama ne duvarcıların gürültüsü, ne başka ses.
Sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar.

Konstantinos Kavafis

Aşkı doğuran şey nedir;
O yakınlığı, iki can arasında?
Ve kopuş ne zaman başlar?
Ne zaman biter bir sevda?

Bir kurt gibi içten içe
Gelişip büyür çürüme
Bir an gelir ki aynı mekandasınızdır
Ayrı duygusal zamanlarda

Ataol Behramoğlu

Bir bilsen içimde yükselen yangınları. Susarken gözlerimde çoğalan acıyı bir görsen. Hele bir dokunsan kalbime, çıkan sesleri işitsen. Anlarsın beni o zaman, ağlarsın.

Ama bekleme zamanı, geçse de söylemem. Hep bilinmezlik içinde yaşarım tekil ızdırabımı. Yalnız ve çoktan seçilmiş yokluğa gömülür hayallerim, tutamam. İnlerim içimde, feryat ederim ama cılızdır sesim, duyuramam.

Gururum eksilir zamanla, kabullenirim herşeyi. Şikayet etmem kimseye, hiç gönül koyamam.

Yangınlar yükselir içimde, gözlerimde çoğalır acı, sessizlik içinde yorulur kalbim, dilim tutulur, anlatamam. Kaderimdir derim, ağlayamam.

Varlık bir uzun uykuda.
Sokaklar üşümüş ve çok yalnız.
Gece dibsiz bir kuyu gibi karanlık,
Çekiyor herşeyi kendine acı-ma-sız.

Kalan sesler daha yalın, daha parlak.
Havadaki nem bile toprağın kanına giriyor
Geçmiş günahlar uyanıyor sessizce ağlayarak
Rüzgar kendi türküsünü tutturmuş gidiyor.

Varlık bir uzun uykuda hâlâ,
Ölüm ise kapıda, beklemede.

..
.
Tamamlıyor kalan boşluğu…

Sevmek, yağmur sonrası açan güneşin altında
ıslak toprak kokusunu içine çekerek 
sararmış yaprakların arasında beklemektir.

Sıcak gündem başlıklarını merakla takip ediyorum. Ama elimden geldikçe bu konularda yazıp, kimsenin kutsallarına ya da hassasiyetlerine dokunacak sözler etmek istemiyorum.

Mesela Demokratik Açılım ya da güncel adıyla Kürt Açılımı ile ilgili görüşlerimi paylaştığım arkadaşlarımın tepkileri karşısında susmayı tercih ediyorum. Bu açılım ile dağdaki tüm teröristlerin topluma karışacağı, herşeyi devletten bekleyen(!) Kürtler’in maymun iştahlarının daha da kabaracağı gibi önyargılı kaygıları acı acı gülümseyerek dinliyorum. Bunlar konuşulurken insanların bilinçaltında saklı ve yılların biriktirdiği nefreti görüp, Doğu’nun ücra bir köyünde bu açılım paketi ile hayatı değişebilecek Kürt çocukları için üzülüyorum. Sonra endişem dağlarda şehit düşen askerlerimizin acılarına karışıyor. Çünkü insanlar birbirine bu kadar uzak(laş-tırıl-mış) iken bu kanın durmayacağı ümitsizliğine kapılıyorum.

Bu ayrışmanın ortasında Kürtler için bir şans daha istemenin çok büyük cesaret olduğunu düşünüyor ve hükümetin adımlarını yürekten destekliyorum.

***

Avrupa Birliği yayınladığı İlerleme Raporu’nda Türkiye’yi ifade özgürlüğü konusunda yine eleştirmiş. Halkı askerlikten soğutmayı düzenleyen TCK’nin 318′nci maddesi ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında 5816 sayılı kanuna dayanılarak yargılamalar ve  mahkumiyetlerden bahsedilmiş. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyaseti etkilediği iddia edilmiş. İddiaları ve eleştirilerinin doğru ya da yanlış olduğunu belirtmek bana düşmez ama bünyesine katılmak istediğimiz bir birliğin özelimize bu denli karışması beni çok rahatsız ediyor. Oysa AB 15 üye ülkeden oluştuğu dönemde, 10 küçük ülkeyi üyeliğe kabul ederken bu denli titiz bir müzakere süreci yaşanmamıştı. Tam o süreçte  Avrupa Birliği ve içindeki sorunlarla ilgili bir çalışma yaptığım için bu yanlı tutumu çok daha iyi görüyor, gözlemliyorum. Ama bir açıdan da adamlara hak veriyorum. Almanya’dan sonra topluluğun en kalabalık ülkesi olacak müslüman bir ülke için üyelik sürecini ötelemeleri onlar açısından da mantıklı. Sosyal güvenlik sistemlerinin çökmeye yakın olduğu bir zamanda, genç nüfusumuzun onların yaşlılarını beslemesi için üyeliğe zaten kabul edecekler. Hal böyleyken AB sürecinde yapılan reformları AB’ye girmek için değil, muasır medeniyetler seviyesine çıkmak için dikkate almalıyız diyorum. O seviyeye gelince AB’ye girmemek hayrımıza olur bence.

***

Eline pimi çekilmiş bomba tutuşturulan bir erin ve 3 arkadaşının ölümü ile ilgili davanın haberlerini izledim. İnsanın içi acıyor seyrederken, fotoğraflardaki biten hayatlara bakarken gözleri doluyor.

Ölüm zaten üzücü bir şey ama böyle anlamsız bir sebebten olunca insan daha çok üzülüyor. Allah ölenlerin hepsinin ailelerine sabır versin. Aynı sabrı Ceylan Önkol’un ailesine de versin. Çünkü Diyarbakır’ın Lice İlçesi’ne bağlı Şenlik Köyü bölgesinde 14 yaşında hayata veda eden çoban kız Ceylan’ın ölüm sebebi hala açıklanmadı. Otopsi raporunda balistik patlama sonucu öldüğü belirtildi. Ama Genelkurmay, askerlerin kullandığı 81′lik havanın menzilinin olay yerine yetmediğini gerekçe göstererek olayı yalanladı. Umarım gerçek(!) müsebbibler tez zamanda bulunur ve cezalandırılır.

***

Ermenilerle yapılan protokolü ve bu protokol maddelerinin Karabağ işgalinin sonlandırılmasına bağlanmasını, komşumuz Suriye ile vizelerin kalkması ve ortak askeri tatbikat planları yapılmasını, Gazze’de yaşanan insanlık dramı dolayısıyla İsrail’in Konya’daki uluslararası tatbikattan çıkarılması ve İsrail pilotlarının Türk topraklarında eğitiminin önlenmesini memnuniyetle karşıladığımı da belirteyim.

Arz ederim.

Hızlı bir süreç içinde deviniyorum yeniden.
Yeni bir dil kursu, müzik kursu, bilimsel makale çalışmaları ve mesleğimle ilgili araştırma geliştirme işleri derken geriye pek bi’vaktim kalmıyor. Başka yapılması gereken şeyler ve kısa vadede gerçekleştirilmeyi bekleyen öncelikli hedeflerim var ama himmetim ve gücüm bu kadarına yetebilir diye düşünerek bazı şeyleri sonraki zamanlara bıraktım. Hem ölümün beni nerde, nasıl ve ne zaman yakalayacağını bilmediğimden şuanda onlarla ilgili düşünmüyorum.

Bir de, aylar önce açmış olduğum FriendFeed hesabımı, yeni aldığım Twitter hesabımla eşleyerek aktif olarak kullanmaya başladım. Yani mikroblog olayına biraz ben de bulaştım.

Ama şunu belirtmekte fayda var, bunlar bir yenilenme çabasının adımları ya da meyveleri değil. Bu uğraşıların hepsinin sebebi sadece üzerimde biriken ölü tozları dağıtmak ve temizlenmek. Yani boş kalan aklımın, olur olmaz zamanlarda beni istemediğim yerlere götürüp bırakmaması için hep birşeylerle meşgul olmak. Böylelikle hem korkularımdan arınmak, hem değişmek ve gelişmek.

İnsan kendinden korkar mı? Evet, insan aslında en çok kendinden korkar. Başkalarından kötülük beklerken o kötülüğün resmini hafızasında çizen ve belki de olmasına sebep olan yine kendisi değil midir?

Çekil kafesine ey ruh.
Günahlarından yorul.
Hebâ etme gençliğimi,
Solan bedenime sokul.

Bil ki, ellerinde kanlı izler
ve iki eli yakanda masumiyetimin…

Kendimi bildiğim ân kanadı kalbim ilk defa. O gün bugündür de zamansız yaralar belirir kalbimde, kanar durur. Türlü merhemler sararım ama geçmez acısı. Azalsa bile bitmez. İsterim ki kapansın, kabuk bağlasın ama kader müsade etmez. Kaybeden yüreğimdir, bedenim bilmez. İsterim ki ruh kafesine çekilsin, nefis günahlarından arınsın. Hiçbiri beni dinlemez. Kalbim hissettikçe kanar yaralarım. Zaman geçer yanımdan, aldırış etmeden. Tutmaz ellerimden kalan masumiyetimin.

Oysa zamanı durdurma ve geriye döndürme şansım olsa, kalbimin kanadığı ve kendimi  ilk hissettiğim zamanın öncesine, içimde ölen çocuğun dünyaya hakim olduğu günlere dönmek isterdim. Çünkü hep aynı şuursuzlukla yaşamın içinde dolanmak güzeldi. Hayatı ‘keşke’siz ve doyasıya yaşamak, olanların üzerinden yüzeysel geçmek kolaydı.

Ama şimdi detaylar içinde lezzet ararken acı çekiyorum. Hayat zaten herşeyin kılıfını güzelliklerle bezemişken, ben bunları görmüyorum. Sadece derinindekilere  sevdalı aklımla tüketiyorum elimdekileri.

Bir hafta önce okuduğum “Büyük soru: Dünden daha iyi misin?” başlıklı bir blog yazısı ile başladı herşey.

Farkında olmadan “İki günü aynı olan zarardadır” hadîsinin anlatmak istediği manayı açıklayan bu yazıyı okuduktan sonra uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Günlerin büyük planlar arasında spontane gelişiminin büyük planları gerçekleşmesi zor hayallere dönüştürdüğünü farkettim. Sonra bu aralar üzerinde çalıştığım hibrit proje yönetim metotları ile bu durum arasında ilişki kurdum. Yaptığımız uzun vadeli  planların daha küçük ve sonuçları daha hızlı görülebilir dönemlik ya da aylık planlara bölünmesinin, daha sonra da bu kısa vadeli planların günlük hızlı kontroller ve hatırlatmalarla gerçekleştirilmesinin daha doğru olduğunu gördüm. Etkinliği kanıtlanmış teknik ve endüstriyel modellerin insanların kendi yaşantılarına uyarlanmasının moda olduğu şu günlerde benim bunu daha önce neden farketmediğimi ve kendi yaşantıma uygulamadığımı düşündüm. İçimden gelen cevap çok netti: Meşguldum.

Peki neydi beni meşgul eden şeyler? Aklıma onlarca sebep geldi. Ama susturdum ve geçersiz saydım tüm -aslında- geçerli sebepleri. Hatta daha da üzerime gitmek için dolabımı açıp, küçük bir not parçasını aradım dakikalarca. Bundan 3  ay önce, bir toplantının kasvetli havasında gizlice karaladığım bir notu. Üzerinde önümüzdeki 6 ay içinde yapmayı planladığım, aylara ikişer üçer dağıtılmış işler kabaca yazılıydı. Sonunda kağıdı buldum ve durumun ne kadar net olduğunu bir kez daha anladım. 1 ay içinde bitmiş olmasını planladığım şeyler ancak 3 ay içinde bitmişti. Yani aylar öncesinde yaptığım en esnek planı bile 3 katı yavaşlıkta gerçekleştirmiştim. Bu demektir ki; ben aslında hiç de meşgul değildim. Sadece oyalanıyordum. Bakıyor, görmüyordum. Okuyor, anlamıyordum. Geziyor, öğrenmiyordum. Yani hayatı yavaş yaşıyordum. Hatta birçok günüm birbirinin aynıydı.

Peki sorunun tesbiti çözümü için yeterli miydi? Tabii ki hayır. Aynı blog yazısını tekrar açtım ve orada yazan bazı şeyleri not aldım.

Dünüm, bir önceki günden daha iyi miydi?
Bugünüm dünden nasıl daha iyi olabilir?
Bunu sağlamak için yapman gereken sıradaki iş ne?

Sabahları sadece 2 dakikamı alan bu sorular ve yanıtları ile geçti son bir haftam. Günlerim daha dolu geçmeye başladı şimdiden. Alışma evresi biraz yorucu olsa da eğlenceli diyebilirim. Bunun yanında kendimi dinlemek ve dinlenmek istediğim günler için ise “Her gün yeni birşey öğren” prensibini benimsedim ve böyle günlerin sonrasında üstteki sorular yerine öğrendiğim şeyin ne olduğunu soruyorum kendime. Yani hiç değilse iki günüm arasında tek bir fark oluşturarak zarardan kurtulup, kâra geçiyorum.

Kalbimdeki kelimeler çoğaldı. Nerdesin?

İnsanoğlu çevresindeki diğer insanların daha iyi şartlarda yaşadığını düşünüyor çoğu zaman. Dünyanın en büyük dert, cefasının kendi omuzlarında olduğunu sanıyor. Oysa Allah herkese kaldırabileceği yükü yüklüyor. Kimseyi dayanabileceğinden fazla ızdırapla imtihan etmiyor. Hem herkesin sabrı ve himmeti farklı olduğundan sıkıntıların mukayesesini yapmak manasız.

İnsan yaratılmışlar içinde en gelişmiş ve karmaşık olan canlı. Görünen yüzü dışında, ledünni parametrelerle içinde değişken yapıda bir bedene sahip. Siz buna metafizik deyin, mucize deyin ya da keramet deyin. Adının önemi yok. Fakat gerçek olan şu ki,  insan aslında dağların bile taşımaya cesaret edemediği kulluk yükünü omuzlarına boşuna yüklenmemiş.

Nefsi ve iradesiyle mücadelesini çoğu zaman kaybeden ama bir şekilde yoluna devam eden biri olarak bu konularda konuşacak, kimseye akıl verecek konumda birisi değilim. Ama şunu belirtmekte fayda var; herkes farklı acıların müptelası, farklı dünyalarda yoğruluyor, yoruluyor. Herkes hayat denilen o genel imtihanın ayrı bir sınıfının ayrı bir masasında farklı bir test çözüyor. Ben de herkes gibi sıkıntılar yaşıyorum; maddi-manevi, geçici-değişmeyen, menfi-müspet. Bunları en baştan bilip, kabullenip yaşamın bir parçası olarak görmeye çalışıyorum. Aksi durumda hayat zaten çekilmez bir hal alıyor. En azından benim için durum böyle oluyor. Sizi bilemem…

Hem insan dertlerden kaçınca daha çok kirleniyor. Ama üzerine gidince sıkıntısı azalıyor, küçülüyor. Belki bir gün yok oluyor ya da insan en azından o dertle yaşamayı öğreniyor.

 

Sonraki Sayfa »